ERİL ARKETİPLER: SAVAŞÇI’NIN YOLU

Erkek psikolojisinde “Savaşçı” olarak karşımıza çıkan bu arketip, Moore ve Gillette’in kitabında yer alan ifadeyle, erkeğin çocukluk yıllarında “Kahraman” olarak hayat bulur ve erkekteki “ergen” enerjiyi barındırır. Fakat eğer oğlanlıktan yetişkinliğe taşınırsa, Savaşçı’nın olgunlaşmamış halleri olarak kendisini gösterir.

warrior-MOORE AND GILLETTE

Konuyla ilgili ayrıca makalenin sonunda yine “Like Stories Old”un Savaşçı arketipi için hazırladığı videonun benim tarafımdan hazırlanan Türkçe altyazılı versiyonunu bulacaksınız.

Kahraman’ın iki yüzü vardır: Kabadayı ve Korkak. Kabadayı, fazla özgüven sahibidir ve gücünü başkalarını etkilemek için kullanır. Etrafındakileri yerer ve genellikle de bunu fiziksel boyutta sergiler. İstediği şeyi elde edemediğinde öfkelenir ve sözsel ve fiziksel şekilde saldırır. Aslında derinliklerinde güvensiz ve korku dolu (Korkak) bir çocuk yatmaktadır. Dışarıda sergilediği davranışlarla da aslında içindeki o kırılgan çocuğu çaresizce korumaya çalışır. O, yalnızdır ve başkalarıyla kolay kolay geçinemez. Bir gruba ait olma ihtiyacı aslında çok fazladır ve bunu bilinçsizce ifade eder. Dikkatsizce riskler alabilir ya da başkalarının hayatını riske atabilir.

Kabadayı’nın hakimiyetinde olan bir adam (ya da oğlan) çok önemli ve yetenekli, hatta vazgeçilmez olduğunu düşünür. Egosu şişkincedir ve imkânsız olanın peşinde koşar. İdealisttir fakat gücünün ya da zayıflığının farkında değildir.

Diğer arketipler gibi o da anneye haddinden “fazla” bağlıdır. Fakat diğerlerinden farklı olarak bu karakter anneyi yok etmeye, onun üstesinden gelmeye çalışır… tabi ki bilincinde olmadan. O, Dişil Olan’la (bedeniyle, kadınlarla, duygularla) sürekli savaş halindedir -onu yenmeye ya da erilliğini (gücünü) kanıtlamaya çalışır.

Jung, bireyleşme sürecinden bahsederken Kahraman arketipinin önemine çokça değinir. Jungcu psikolojide bilinçdışı “ejderha” olarak sembolleştirilir ve Kahraman’ın (egonun) ejderhayı öldürmesi (dönüştürmesi) bireyleşme sürecinin getirisi ve gerekliliğidir. Fakat ejderha karşısında durabilecek bir Kahraman gerçekten de bilinçli ve güçlü olmalıdır. Bu ifadelerin yanı sıra böylesi bir anlatıma farklı bir bakışla gelen Moore ve Gillette şöyle yazarlar: “Efsanelerde kahraman, ejderhayı öldürüp de prensesle evlendiğinde ne olduğunu bilmiyoruz. Çünkü bir arketip olarak Kahraman, Prenses’le ne yapacağını bilmez. O, her şey normale döndüğünde ne yapacağını bilmez.” Buradaki “Kahraman”, Jung’un ego ile eş tuttuğu karakter değil, “Savaşçı” arketipiyle özdeşleştirilen karakterdir. Ve Savaşçı kimliğini bulamayan ve çocuk kalan bir adam gerçekten de Prenses ile (animasıyla) ne yağacağını bilemez. Fakat bir erkeğin tüm potansiyellerini hayata aktarabilmesi ve bireyleşme sürecinde ilerleyebilmesi için animası ile buluşarak onu sahiplenmesi gerektiğini zaten biliyoruz (bknz: https://didemcivici.com/2018/03/01/anima-erkegin-disil-ruhu/). Makalenin bundan sonraki kısmında da bu kahramanın neden Prenses ile nasıl devam edeceğini bilemediğine dair çokça fikir paylaşacağım…

Kabadayı’ya geri dönersek, bu oğlan kendi sınırlarından (bedeninden, zihninden, duygularından, yaratılışının getirdiklerinden) bi’ haberdir. O, bir bedende yaşadığının ve ölümlü olduğunun dahi farkında değildir. O, ölümü onurlandıramaz, onu reddeder… ve aslında ölümü reddederek hayatı tam potansiyeliyle yaşamayı da reddetmiş olur. Biz bu arketipin gölgesiyle son yüzyılda farklı bir şekilde karşılaşmış durumdayız: Hastalıkları ve ölümü yenmeye (anti-aging ve ilaçlarla) ve insan ırkı olarak doğaya hakim olmaya çabalıyoruz. Hayat ve doğa kontrol edilecek ya da hakim olunacak şeyler değil, teslim olunacak iki muazzam oluştur. Hayatı ya da doğayı kontrol etmeye çalışmak eninde sonunda ölüm getirir. Fakat gölgedeki Savaşçı bunu göremez, görse dahi yok sayar, reddeder. O, “güçlü”dür; O, Ares olmaya, Savaş Tanrısı olmaya, Tanrı olmaya çalışır… Ölümsüzlük iksirinin peşinden koşar. O, bedenine ya da düşüncelerine sınır koymaya çalışanları yok etmeye çalışır. O, “özgürlük düşkünü”dür… tabir-i caizse, özgürlüğe takıntılıdır. Fakat sınırlarını onurlandırmayan ve insaniyetini, ölümlülüğünü kabul etmeyen biri egoya yenik düşmüştür ve tanrılığa soyunur. İnsanlığını kabul edemeyen bir insansa elbette hayal kırıklığına uğrayacaktır.

Kahraman’ın diğer bir ifadesi de Korkak’tır. Kabadayı’nın zıt kutbu olan Korkak Oğlan ikilem ya da karmaşa karşısında merkezinde kalamaz ve kaçar. Bunu ya içine kapanarak ya da gerçekten fiziksel olarak orayı terk ederek yapar. Onun her zaman bir bahanesi vardır ama kendisi için “orada” olamadığı için de aslında kendisine şiddet uyguladığının farkında değildir. O, “kraliyetinin” sınırlarının ezilip geçilmesine ve yuvasının işgal edilmesine göz yumar. O, kendisini gözetemez ve bundan dolayı da başkalarını suçlar. Başkalarının onu ezmesine izin verir. Dışarıdan gelen her ifade onu işgal edilmiş hissettirir ve onun için her şey “çok fazla”dır. Ve bu “çok fazla” durum onun tahammül sınırlarını zorlarsa da zıt kutbuna, yani Kabadayı’ya dönüşür. İki gölge de erkeği uçlara sürükler: Kabadayı hakimiyetindeyse duyarsızlaşır ve katılaşır, Korkak hakimiyetindeyse insan hayatı ve başkaları (ve kendisi) için önemli olan hiçbir şeyi başarmak adına hevesi olmaz.

Aslında erkeğin çocukluk döneminde uyanan Kahraman’ın görevi onun annesiyle olan bağlarını koparmasını, hatta kesmesini sağlamaktır. Kahraman, oğlan çocuğunun egosunun inşa edilmesine yardımcı olur, hayatın zorlukları karşısında güçlenmesini sağlar. Kahraman, oğlan çocuğunun erkekliğe inisiyasyonunda çok önemli bir yere sahiptir. O, oğlan çocuğunun Anne (anima/bilinçdışı) karşısında özgürleşmesini sağlar, ona hizmet etmeyen başları kılıcıyla keser. O, oğlan çocuğunun “birey” olarak yetişmesini ve toplumla daha sağlıklı ilişki kurmasına aracı olur. Kahraman arketipi sağlıklı şekilde gelişmeyen oğlan çocukları erkekliğe adım atamazlar çünkü anneleriyle gerçek bir ayrışmayı gerçekleştiremezler. Kral arketipindeki “Ana Kuzusu”nun bağımsızlaşmasını sağlayan Kahraman enerjisidir. Kahraman (Savaşçı) yoksa Kral da yoktur. Fakat maalesef yüzyılımızda Kahraman ve Savaşçı’ya hak ettiği yer verilmediği için annelerine bağlı ve bağımlı pek çok adam tüm hayatlarını Savaşçı’nın dahi değil, Kahraman’ın iki olumsuz kutbunda geçirmektedirler. Moore ve Gillette bu konunun önemini kitaplarında çok güçlü şekilde vurgularlar: “Dünyamızda Kahraman’ın yeniden doğuşuna ihtiyacımız var. Bu dünyayı ancak ve ancak erkeklerde ve kadınlardaki cesaretin yeniden doğuşu kurtarabilir.”

Yine de Kahraman’ın bir noktada ölmesi gereklidir, bu sayede “erkek” doğar. Savaşçı’nın doğması ise şu demektir:

Oğlan en sonunda kendi sınırlarıyla yüzleşmiş, (kendi içindeki) düşmanın karşısına çıkmış ve savaşmış, kendi karanlık yanıyla buluşmuştur; Ejderha’yla karşılaşmış ve Ejderha’nın ateşiyle yanmıştır.

Bu bize psikolojik olarak şunu söyler: Oğlan, Anne’yi (animayı) alt etmiş ve Prenses’i sevme kapasitesinin farkına varmıştır.

Kahraman’ın ölümü bir oğlanın kendi insani yanıyla yüzleşmesini işaret eder: O, Savaş Tanrısı değildir, bir insandır. Moore ve Gillette şöyle der: “Gerçek tevazu iki şeyi içerir: Sınırların bilinmesi ve yardıma ihtiyacımızın olduğu.” Savaşçı’nın gücü insaniyetinden gelir: O ne zaman duygularından sıyrılıp ne zaman duygularıyla hareket edeceğini ayırt edebilir. Bunun içinse hem fiziksel hem de psikolojik olarak yardıma ihtiyacı vardır, zira savaşlar tek başına kazanılmaz. Savaş meydanında liderlik eden usta bir Savaşçı’nın nasıl ki bir orduya ve başka savaşçılara ihtiyacı varsa kendi karanlık ruhsal savaşında da bir erkeğin ona destek olabilecek rehberlere ihtiyacı vardır. Oğlan çocuğu, “kahramanlık” yaparak “Ben tek başıma dünyaya bedelim!” edasıyla karanlık ormana (bilinçdışı) daldığında oradan sağ çıkması neredeyse imkansızlaşır. Kahraman’ın Savaşçı’ya dönüşebilmesi için farkındalığa, yani bilince gereksinimi vardır.

KAHRAMAN’DAN SAVAŞÇI’YA

Son yüzyılda bir şeyler değişti… Binlerce yıldır süregiden savaşların ardından 20. yüzyılın ortalarında bir şey oldu ve insanlık olarak farklı bir geçiş yaşadık. 60’ların sonuyla birlikte patriark (ataerkil) yönetimin sorgulanışı bir duruşa dönüştü ve buna feminizm dedik. Bu bakış açısı bize ataerkil düşünce ve yönetim biçiminin arızalı olduğunu anlatıyordu. Haklıydı da. Binlerce yıldır sadece yok etmeye ve özgürleşmeye odaklı bir eril zihinle karşı karşıyaydık. Fakat feminizmin getirdiği bu sorgulayış eril enerjinin sağlıklı yönde dönüşmesini maalesef sağlayamadı. Eril enerji ve ataerkil düşüncenin yargılanması ve kötülenmesi onu değiştirmedi, aksine farklı şekillerde bastırılmasına ve daha da şiddetlenmesine dahi sebebiyet vermiş olabileceğini düşünüyorum. Zira neyi bastırırsanız o şey yok olmayacak, bilinçdışının derinliklerine atılacaktır, o kadar. Ve bu demek değil ki bizler o yıkıcı eril güçten kurtulduk. Aksine, bu defa daha sinsi bir şeyle karşı karşıyayız: “Psikolojik Savaşçı”.

Batı’da başlayan bu feminist hareket eril özün en değerli arketiplerinden biri olan Savaşçı’yı istemedi. O, Savaşçı’nın öldürülmesini talep etti ve “şiddet” etiketini onun alnına yapıştırdı. Feminist hareketle birlikte kendi haklarını tanımaya başlayan kadınsa bu ivmeyi güçlendirdi ve Savaşçı’yı kapı dışarı etti. Erkeğinde Savaşçı’yı gören batılı kadın onu hadım etmeyi uygun gördü. Savaşçı, bir tehdit unsuruydu artık. Bu nedenle de kadınlar oğullarını sevecen, duygusal ve kadınsı yetiştirmeye başladılar. Sonuç ne mi oldu? Robert Bly’ın ifadesiyle nur topu gibi “yumuşak eril”imiz oldu.

Fakat daha önce de ifade ettiğim gibi bastırılan bir arketip öylece yok olmayacak, çoğunlukla da gölge yapısıyla karşımıza er ya da geç dikilecektir. Savaşçı’nın gölgelerini de modern hayatımız içerisinde yine savaş meydanlarında görüyoruz: Politikacılar, CEO’lar, borsacılar… Kısacası Savaşçı kaybolmadı. Belki de sadece daha da çok güçlendi ve soğuk savaşlar ve siber savaşlarla karşımızda.

GÖLGE SAVAŞÇI

Kabadayı, yetişkinliğe ulaştığında Sadist, Korkak ise Mazoşist’e dönüşür. O ya gücünü başkalarını tahrip etmeye ya da kendisini yok etmeye harcar… bilinçsizce.

Gölgede yaşayan Savaşçı, kendisiyle ve yaşamla ilişki kuramaz, kursa da derinleşemez. O, dışarıdan fark edilecek şekilde ilginç bir donukluğa sahiptir. Aslında bu, Gölge Savaşçı’nın kendisini koruma stratejisidir ama bilinçsizce ifade bulur. O, yara almaktan korkar, bu nedenle de duygularını, bedenini, zihnini çaresizce kontrol etmeye çalışır. Kontrol etme yollarından biri de duygularından ve bedeninden tamamıyla kopmaktır. Hatıralarını dahi unutmaya meyillidir çünkü hatıra demek duygu demektir. Travmalarını da, duygularını da bu nedenle çok derinlere gömer.

Gölge Savaşçı’nın duygulardan bu kadar kaçmasının ya da duygular karşısında panik olmasının veya bunalmış hissetmesinin ardında Dişil Olan’a tahammülsüzlük yatar. O, duygular denizi içerisinde boğulur; hayatın “çokluğu” içerisinde boğulur; kadınının sevgisi ve şefkati içerisinde dahi boğulur. O, Dişil Olan’a ait olan her şeyden kurtulmak isteyebilir; Dişil, Gölge Savaşçı için “fazla”dır. Gölge Savaşçı her daim huzuru ve sessizliği, dinginliği arar ve ancak ve ancak o zaman her şeyden özgür hisseder. O, etrafında “dram” gördükçe ve duygusal ifadeler duydukça ya içine kapanacak ve çekilecek ya da saldıracaktır. Gölge Savaşçı’nın fark etmediği şey, onu yönetir: O, aslında Dişil Olan (Anne) tarafından yutulmaktan korkar. Bilincinde olmadığı bu korku da onu sadistliğe yönlendirir: Kadınını sınar, onu mütemadiyen test eder; kadınına sanki savaş meydanındaki savaşçı gibi davranır.

Gölge Savaşçı’yı farklı bir ifadesiyle daha görürüz: İşkolik. O, acıya dayanıklıdır. O, kendinden kolayca vazgeçebilir. O, kendisini bir işe ya da amaca adar. Fakat eğer bunu sağlıklı şekilde, kendisini de gözeterek ve merkezinde bir tutumla yapmazsa mazoşist bir kahramana dönüşecektir. O kendisini kolay kolay durduramaz, çünkü durursa ne yapacağını bilemez. Bu tutumunun ardındaysa öz değeri duygusu yatar. Gölge Savaşçı kendi değerini kanıtlamak için savaşması gerektiğini düşünür. O, sürekli başarmak zorundadır: Para kazanmalı, ailesini geçindirmeli, işinde yükselmeli, akademik unvanlar kazanmalı veya ülkeleri ya da kadınları ele geçirmelidir. “Savaşmazsam, kendimi kanıtlamazsam değerli değilim,” diye düşünür. Sürekli eylem ve savaş halinde yaşar. Fakat yıllar ilerledikçe ve bir erkek orta yaşlarına gelince yine dönüp arkasına bakar ve bir hiç pahasına hayatını savaşla geçirdiğini ve en kötüsü de bu savaşın kendisi ya da kalben inandığı şeyler için değil de başkalarının amaçları için olduğunu görür ve büyük bir çöküş yaşar. Sorun şu ki Gölge Savaşçı bir erkeği ele geçirmişse o erkek gerçekten ne istediğini bilemez. Çok net olduğunu düşünse de aslında o amaç onun değil, ona hâkim olan Gölge Savaşçı’nın isteğidir. Bir erkek Gölge Savaşçı’nın hakimiyetinde kaldığında köşeye sıkışmış hisseder. Adeta kendi kuşandığı kılıç boynuna dayanmış gibidir: Gölge Savaşçı bu erkeği zapt etmiştir. Ve biz bu ele geçirilişi, bu zapt edişi kronik depresyon, nevroz ya da orta yaş krizi olarak görürüz.

Gölge Savaşçı her daim başkalarını kurtarma peşindedir: Annesini, kardeşini, kadınını, çocuklarını, toplumları… Şiddet gören annesini babasından kurtarmaya çalışan oğlan çocuğu kendi içinde güçlü bir Savaşçı yetiştirir. Fakat eğer sağlıklı bir bağlantı kurarak bu Savaşçı arketipini olgunlaştıramazsa haddini aşarak başkalarının hayatlarına fazla müdahaleci olacak ve kendi hikayesini doğrulayarak yardıma muhtaç ya da fiziksel, ruhsal ya da duygusal olarak zayıf görünen kadınları seçecektir ve bu seçimlerinin farkında dahi olmayacaktır. O, dünyayı ve kadınları kurtarmaya kendisini öyle bir kaptırır ki en sonunda tükenmiş hissetmeye başlar. Hayatını tam da yaşamaya başlayacağını düşündüğü yılların onu derin bir hüzün ve başarısızlık hissiyle karşılaması çok muhtemeldir. O aslında kendisine ihanet etmiştir: Savaş alanında kendisini terk etmiştir.

Eğer kendi içimizde güvende hissetmiyorsak ve Gölge Savaşçı çıka gelmişse kendimizi mütemadiyen dışarıya kanıtlamaya çalışırız: Anne’ye, Baba’ya, kadınımıza, ailemize, topluma, patronumuza… ve sürekli zorluklar ve savaşlar yaratmaya meyilli oluruz. Savaşçısı gölgede kalan bir kişi, bilinçsizce kendi hayatı içerisinde sınavlar yaratacaktır ve bunun farkında değilse de başkalarını suçlayacak, yani seçimlerinin sorumluluğunu alamayacaktır.

Gölge Savaşçı hakimiyetinde olan bir erkek acımasız bir savaşçıya (Sadist ya da Mazoşist) dönüşür, hayatta olanı ve hizmet edeni dahi öldürür, keser ve sonlandırır. Sadist olarak gücü kendi elinde kötüye kullanırken Mazoşist olaraksa gücü başkalarına projekte eder ve kendini kurban rolünde görür, bir nevi içe dönük katliamcı haline gelir. Mazoşist kutbunda yaşayan bir erkek, bir şeyler fazla gelmeye başladığında bipolar kutbun diğer tarafına hızla geçiş yapabilir ve içinizdeki Sadist’le yüzleşebilir.

Kısacası… aktif kutuptaki Gölge Savaşçı (Sadist) sürekli eylem peşinde kendisini zorlarken pasif kutuptaki Gölge Savaşçı (Mazoşist) ise atalete kapılacak ve depresif bir hayat sürerken aynı zamanda da hayattan kaçmaya meyilli olacaktır.

 

SAVAŞÇI’YI UYANDIRMAK

Savaşçı’nın en önemli özelliği “agresiflik”tir. Bu itki gücü kişiyi motive eder ve enerji verir, harekete geçmesini sağlar. Savaşçı her zaman ataktır ve ön safta durur. Hareketi dışarı ve ileri doğrudur; Yang enerjinin ta kendisidir. Başka bir deyişle Savaşçı, eril özün en Yang ifadesidir ve her daim uyanık ve “erekte”dir. O, bir erkeğin fallus (penis) gücüdür.

Savaşçı, hayatın en öz güçleriyle daimî bağlantı içerisindedir. O, qi enerjisiyle yaşar. Her nefesi farkındalık doludur ve qiyi bedeninde ve tüm varlığında sürekli dolaştırır. O usta bir dövüşçüdür; bir Zenustasıdır. O her zaman farkındalıkla doludur: Hisleri ve duyuları açıktır. Bedenini ve zihnini odaklamayı bilir.

Savaşçı ne istediğini ve onu nasıl elde edeceğini bilir. O tam bir strateji uzmanıdır. Tüm sahayı görür, analiz eder ve planlar. Bununla birlikte, hayatın getirdiği her şey karşısında esneyebilir, adapte olabilir. O’nu diğerlerinden ayıran da budur: O, güçlü bir ağaç gibidir ve gücünü köklerinden ve esnekliğinden alır. Stratejiler üretir ama hiçbir zaman tek bir stratejiye takılıp kalmaz; hayata göre yönlenir ve gerektiğinde yol değiştirir.

Savaşçı iyi bir gözlemcidir. Her şeyi incelikle analiz eder. Kendi gücünün ve zayıflığının farkındadır ve onu zafere ulaştıran da budur. Sadece kendini değil, düşmanını ve savaş alanını da mükemmel bir zarafetle değerlendirir ve düşmanının zayıflığına saldırır. Kahraman ile Savaşçı’nın arasındaki en büyük fark da budur. Kahraman, sınırlarının ve başkalarının sınırlarının farkında değildir. O gereksiz risk alır ve her şeyi hesap edemez. Fakat Savaşçı, kendi kapasitesinin ve düşmanının kapasitesinin tamamıyla farkındadır. O, zayıflığını güç olarak kullanabilme yetisine sahiptir.

Savaşçı, ölümün farkındadır. Hayatın ve insan bedeninin kırılgan ve kısa ömürlü olduğunu bilir. Bu biliş ona depresif bir ruh hali değil, yaşam gücü getirir. O, gücünü ve enerjisini son zerresine dek kullanır ve hizmet eder. O, hayatın ne kadar kısa olduğu farkındalığı sayesinde hayatı dolu dolu yaşar. Her anın anlamı ve önemi vardır.

Savaşçı kararlıdır. O, şüpheden nasıl uzak duracağını bilir. Fazla düşünmez çünkü bilir ki fazla düşünmek onu şüpheye düşürecektir. Şüphe, eyleme geçmeyi engeller. O, hayatın içerisine girer, ondan geri durmaz. Aslında Savaşçı’nın eylemleri bilinçsizce gerçekleşir -her biri saf reflekstir. Yani bu eylem ve kararlar Savaşçı’nın derinliklerinden bir “biliş” haliyle gelir. Fakat bu “biliş” hali, uzun süren eğitimleri sonucunda edinilmiştir. Savaşçı, bilgeliğin acı dolu ve uzun süreli eğitim ve pratiklerle edinildiğinin farkındadır. Bu nedenle de öz disiplin ve daimî pratik elzemdir. O, acıya dayanma kapasitesini güçlendirmeyi hedefler. Jung şöyle der: “Acı olmadan bilince varılamaz.” Bu, Savaşçı’nın yoldudur. O, elde etmek istediği şey için acı çekmeye kararlı ve isteklidir.

Eğitim, pratik ya da çalışma… Savaşçı’nın gücünü ve yeteneklerini kazandığı stratejilerdir. O, fiziksel ve psikolojik olarak “hazırlanır”. Zihnini eğitir, çünkü düşüncelerin bedene hükmettiğini bilir. O nedenle de sadece bedensel olarak değil, düşünsel ve psikolojik olarak da hazırlanır. O’nu hedefine ulaştıracak en önemli üç edinim şunlardır: Cesaret, öz disiplin ve eylemlerinin sorumluluğunu almak. O, tüm bu hazırlık evresinde özellikle bu üç edinimi güçlendirir. Hayatının en büyük amaçlarından olan özgürlük ise ancak ve ancak bu üç edinimle gerçekleşebilir.

Savaşçı sadıktır ve bağlılık onun için çok önemlidir. O, “sözünün eri”dir. O, hayatını kendinden daha büyük bir şeye adar: bir davaya, Tanrı’ya, topluma, göreve, sevgiye ya da kadınına ve ailesine. O, kendi şahsının ötesinde bir şeye adanmadığı sürece boşlukta ve amaçsız hissedecektir. Savaşçı arketipi güçlü insanların depresyona girmelerinin başta gelen sebebi de budur: Amaçsızlık ve adanamamak. O, kendisini adayarak ve aslında teslim olarak kendi kimliğini kazanır. Ve O, ancak ve ancak kendisini adayarak gerçek özgürlüğüne kavuşabilir. Adanış, Savaşçı’nın kendi egosundan sıyrılmasını sağlar. Bu sayede Benlik ile buluşabilir.

Savaşçı’nın başka bir armağanı da duygularından ve ruh halinden kolaylıkla sıyrılabilmesidir. Duygularını bir kenara koyabilmek Savaşçı’ya savaş meydanında kolaylık ve güç sağlar. O “ulaşılmaz” hale gelir ve tamamıyla odaklanır. Tam bir Budist keşiş gibi meditatif bir alana geçer ve farkındalığı en üst seviyeye taşınır. Fakat eğer Savaşçı gölgedeyse bu izole etme hali onu duygulardan, paylaşımdan, ilişkiden, bağlantı kurmaktan, kısacası yaşamdan kopartacaktır. Çünkü aslında Savaşçı’nın en öne çıkan kabiliyetlerinden birisi de öldürme yetisidir. Savaşçı, kılıcıyla keser, kopartır. O, yok edicidir; yıkıcıdır. Kısacası Savaşçı enerjisi ölüm enerjisidir, yani dönüştürücüdür. O, yeni olanın yaşayabilmesi için eski olanı (artık hizmet etmeyeni) öldürür.

Savaşçı’nın olgunlaşabilmesi ve dengelenebilmesi için yalnızlığa ve inzivaya ihtiyaç vardır. Bu sayede kendisiyle ve gerçek olanla bağlantıya geçebilir. O, kendi iç dünyasını tanıdığında her şey daha da netleşmeye başlar. Bir Savaşçı’yı hayatın içerisinde kaosa sürükleyen şey O’nun, şeyleri net şekilde görememesidir. Eğer bir erkek Gölge Savaşçı’nın esiri haline gelmişse her şey sisli puslu görünecektir. Bir erkeğin tek başına zaman geçirmesi ve bu zamanı Savaşçı’sı ile bağlantı kurmaya adaması ona güç, netlik ve kararlılık kazandırır.

Savaşçı, diğer arketiplerle (Kral, Sihirbaz ve Âşık) bağlantıya geçebildiğinde yaratıcı, dönüştürücü, güçlendirici, yenileyici ve birleştirici özelliklere sahip olur. Diğer arketiplerle bağlantısını koruyamayan bir Savaşçı yaşamdan, ilişkilerden ve kadınından kopar; özgürlük adına hayatını değiştirmeye çalışır ama eğer Âşık arketipi ile bağlantısı yoksa karamsarlığa ve hevessizliğe kapılır. Savaşçı her zaman kalbinden kopmaya meyillidir. Bu nedenle de Âşık ile iş birliği yapması onu daha dengeli ve yaşamla bağlantılı kılar. Bir Savaşçı’yı hayata, toprağa, dünyaya bağlayan şey sevgidir, aşktır, kadındır. Eğer bir erkek sağlıklı ve tam potansiyelinde dahi olsa Savaşçı arketipinin hakimiyetinde çok fazla zaman geçirirse hayattan izole olur, sadece işle ilgilenir, ilişkiye kapanır ya da her şeyi işgal etme güdüsüne kapılır: kadınları, hayatı, insanları… Zira ancak işgal ederek kendi gücünün farkına varabileceğini düşünür. Fakat bu, Savaşçı’nın kalbine hizmet etmez. Moore ve Gillette şöyle der: “Pek çok erkeğin eşi ya da sevgilisi çoğunlukla reddedilmiş ya da terkedilmiş hisseder -çünkü bu kadınlar, adamın gerçek aşkı olan ‘çok önemli işleri’ ile savaşmak zorunda hissederler.”

Olgun Savaşçı uyandığında kişi enerjik, odaklı, cesur, kararlı, sadık, bağlı, metanetli ve dayanıklıdır. O, adanmanın ve teslimiyetin içerisinde kendi benliğini ve özgürlüğünü bulur. O, şefkatli, özenli ve hassas bir erile dönüşür. Savaşçı, dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilmek için kalbiyle yol alır.

Didem Çivici – Copyright ©2019

 

Öne çıkan görsel: Uhtred of Bebbanburg – “The Last Kingdom” series

Reklamlar

ERİL ARKETİPLER: SAVAŞÇI’NIN YOLU” için bir yorum

Kendininkini ekle

  1. Muhteşem ötesi, kalbe, akla, hayata, her yere dokunuyor, çok şey ifade buluyor, defalarca okunası defalarca… Okudukça coşku geliyor. Emeğine, bileğine, kalbine sağlık❣️

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: