RÜYALAR – 3

Rüyadaki semboller, psişenin, bilinçli zihnin kontrolünün ötesinde ürettiği ifadelerdir. Jung şöyle der: “bir bitki çiçeklerini nasıl açıyorsa, psişe de sembollerini aynı şekilde üretir.”

Semboller kendiliğinden oluşur ve doğaya aittirler. Aslında sembolün bir nevi arketipsel dışa vurum olduğunu da söyleyebiliriz. Arketipler de psişik enerji içerirler ve düşünce, duygu, eylem ya da durum şeklinde ifade bulabilirler: Doğum, ölüm, dönüşüm ya da aşk gibi…

Konu rüyalar olduğunda karşımıza semboller ve arketipler çıkacaktır çünkü bilinçdışıyla ilgili elle tutulabilir en net iki kaynak bu iki unsurdur. Sembolleri önümüzdeki günlerde ayrı bir makalede inceleyeceğim. Arketiplerle ilgili pek çok bilgiye ise geçmiş makalelerde ulaşabilirsiniz. Şimdi rüyalara daha yakın bir şekilde bakmaya devam edelim…

“Eğer kişi şizofren değilse, rüyadaki sembolün yorumu kişinin mevcut (güncel) zihin durumunu -egosunun durumunu- anlatır.” C. G. Jung

Rüyalar, haberci ya da şifacı niteliklerinin yanında bilinçdışının “telafi” araçları olarak da ele alınır: Rüya, “bilinçsiz tepkilerin ya da spontane güdülerin bilince aktarıldığı normal bir psişik fenomendir”*. Buradan yola çıkıldığında kişi, kendi rüyalarını kişisel çerçeveden ve çağrışımlarla yorumlayabilir. Fakat rüyalar obsesif ya da duygusal olarak yorucu/aşırı aktif olduklarında durum genelde farklıdır. Böyle bir durumda kişinin kendisi yeteri kadar bilinçli bir şekilde rüyalarını yorumlayamayabilir çünkü rüyadaki imgeler artık kişisel deneyimler ve semboller yerine kolektif unsurlar içeriyor olabilir. Jung, bu unsurların insanın kişisel değil kolektif bilinçdışından yukarı çıktığını ve ilk insanın zihniyle bağlantılı olduğunu öne sürmüştü. Rüyaları yorumlamanın en büyük zorluklarından biri de işte budur: Kişisel ve arkaik öğeleri birbirinden ayırmak ve kolektif perspektifte değerlendirebilmek. Bu arkaik ögeler, psişenin ve dolayısıyla zihnin en temelini yapılandırır –“aynı bedenlerimizin de bir memelinin anatomik yapısını barındırması gibi”. Velhasıl, rüyalarda karşımıza çıkan bazı semboller ve arketipsel anlatımlar da “arkaik” (orijinal/ilksel) insanın zihninden eserler taşır, diyebiliriz. Bu arkaik anlatımların en doğru formlarına (sembollere) ise mitolojik hikayeler ve masallarda rastlıyoruz. Bu nedenden dolayı -Jungian bakış açısıyla- insan psikolojisini derinlemesine ele almak isteyen bir analist ya da psikoloğun, insanın kolektif bilinçdışı hikayelerini kavraması ve bu bilgileri terapide kullanabilmek için eninde sonunda mitolojiye yaklaşması gerekir. Zira, örneğin bir nevroz vakasında kolektif unsurları göz ardı ederek sadece kişisel bilinçdışı unsurlara odaklanmak süreci anlaşılmaz hale getirecek ve yanlış tanılara mahal bırakacaktır. Jung’un “tabula rasa” kavramına zıt düşmesi de tam olarak bununla alakalıydı: Nasıl ki kuşlar yuvalarını yapmayı annelerinden “bilinçli” şekilde öğrenmiyorlarsa (“instinct” -yani içgüdü yardımı ile yaparlar ve bu da “kolektif bilinç/bilinçdışına çok iyi bir örnektir) insan hayvanı da aynı şekilde bazı bilgileri kalıtsal olarak nesilden nesile taşıyordu ve bu bilgiler arketipsel ya da sembolik anlamlar içeriyordu. Bu arketipsel anlatımları ve sembolleri anlamak, örüntülerini ve dillerini kavramak ise rüyaları anlamakta en önemli adımlardan biridir.

Yine de Jung analizi yaklaşımında tekrar tekrar altını çizdiğimiz önemli bir noktayı ifade etmekte fayda var:

Jung, öğrencilerine şöyle dermiş: “Sembolizm hakkında öğrenebildiğiniz kadar çok şey öğrenin, sonra da bir rüyayı analiz ederken hepsini unutun.” Çünkü analistin kendisi hiçbir zaman bir başkasının rüyasını tam olarak anlayamayacaktır. Bu nedenle iyi bir analist bu ayrımın farkındalığında ve ışığında yol almalıdır. Çünkü psişelerin birbirini etkileme olasılığı vardır ve rüyayı yorumlayan kişi, diğerinin psişesini şartlayabilir ve bu da danışanın bireyleşme sürecini etkileyebilir. Jung, yine bu aynı neden dolayısıyla hipnotik tedavi uygulamaya son vermişti, zira kendi iradesinin başka birisinin iradesini etkileme olasılığının farkındaydı. Jung’a göre iyileşmenin kendisi, hastanın kendi kişiliğinden kendiliğinden oluşmalıydı, doktorun yönergeleriyle değil -amacı hastanın (ya da danışanın) özgür iradesini korumaktı. Bunu esas alarak da kendi analiz yöntemini oluşturdu. Tüm bunların ışığında, Jung analizi yaklaşımında öne çıkan ilke şu oldu:

“Gerçek olan tek şey bireyin kendisidir. Bireyden uzaklaşıp insanla ilgili fikirlere doğru hareket ettikçe daha çok hata yaparız.”

Kısacası, Jung analizinde ve Jung psikolojisini temel alan rüya analizinde esas, bireyin ta kendisidir, analistin düşünceleri ya da bilgisi değil. Elbette ki bilgi önemli bir analiz kaynağıdır fakat bilgimizi güç olarak mı kullanıyoruz yoksa danışanın psişesinin spontaneliğine ve doğal akışına alan tutmak için mi kullanıyoruz, bunun ayırdına varmak sanırım Jung analisti olma yolundaki en önemli bilgelik halini alıyor.

Rüya analizinde ilerlemek kişinin karşısına önemli sorun çıkarır: Psikoloji karmaşık bir bilim alanıdır, çünkü insan psişesi ölçüp biçilemez bir yapıya sahiptir ve her bireyde değişkenlik gösterir. Dolayısıyla rüyaların analizi de oldukça karmaşık ve teferruatlı bir ilme dönüşür.

 

Rüyalar ve Arketipler

Rüyalardan bahsederken dönüp dolaşıp arketiplere değiniyorum, zira arketipler de kendi başlarına güçlü psişik enerji içerirler. Mitolojide bu unsurlara “mana” denir ve tanrılar, spiritler ve kötü ruhlar olarak bilinirler.

Arketipler bilinçdışından doğarlar ve bilinç tarafından kontrol edilemezler hatta bilinci ele geçirebilirler. Daha önce komplekslerin arketiplerden oluştuğundan ve komplekslerin bilince duygular şeklinde taşındığından bahsetmiştik. Buna ilaveten, yok sayılan duyguların güçlendiğini ve köklendiğini de yinelemek gerek. Aynı şekilde, bir arketipi ne kadar yok sayıyorsak ya da ne kadar iteliyorsak o arketip (kompleks/duygu) tarafından da o kadar güçlü bir şekilde ele geçirilme olasılığımız vardır. Bu açıdan baktığımızda arketiplerin “gölge” nitelikleri vardır, diyebiliriz fakat Jung psikolojisinde arketiplerderin psişe unsurlarıyken ve kolektif bilinçdışına aitken gölgeler ise kişisel bilinçdışına ait olup bilince daha yakın düzlemde (bilince daha yakın) yer alırlar. Bu nedenle deriz ki: Gölgelere ulaşmak olasıdır ama arketipler ulaşılamayacak kadar derinlikte yaşarlar.

Arketipler güçlerini o derinlikten alırlar. Bilinçdışının en güçlü ve karanlık alanı olan kolektif alan arketiplerin yaşam alanıdır fakat hayatlarını devam ettirmek için insan bilincine ve insan egosuna ihtiyaç duyarlar. Bir nevi simbiyotik bir ilişki mevcuttur: İnsan psişesi arketipleri besler, arketipler ise insan psişesini. Fakat aynı insan bedenindeki floral düzende olduğu gibi, psişenin flora dengesi bozulursa arketipler baskın çıkabilir ve bu da nevrozla sonuçlanır, yani insan psişesini (bilinci ve bilinçdışını) ele geçirirler. Kısacası nevroz, psişik flora dengesizliğidir diyebiliriz. Kişinin ruh salığının iyi olmasını bağışıklık sisteminizin sağlıklı olması gibi düşünün. Bedendeki tüm sistemler dengeli şekilde çalıştığında sağlıklı bir bedene sahip oluruz. İnsan bedenini (EGO’yu / BİLİNCİ) canlı ve sağlıklı tutan şey, bağışıklık sisteminin güçlü olması, yani aslında flora dengesinin insan bedeninin lehine çalışmasıdır. Bağışıklık sistemi hücrelerinin %40-60’ının üretildiği bağırsaklarda floral denge değiştiğinde insan bedeni canlıyken ölmüşçesine bir çürüme süreci başlar. Aslında tüm bakteri ve mayalar (BİLİNÇDIŞI UNSURLAR / ARKETİPLER) işlerini yapmaktadırlar fakat olan insan bedenine olur. Maya, bakteri ve mantarların doğada kötü ve işlevsiz olduklarını söyleyemeyeceğimiz gibi arketiplerin ve dolayısıyla komplekslerin de kötü ve işe yaramaz olduklarını söyleyemeyiz. Herkes işini yapmaktadır ve amaç dengedir. Arketiplerin çok önemli işlevleri vardır fakat eğer bilinci ele geçirirlerse kişi canlı canlı çürümeye başlar ve nevroz çıka gelir. Nevroz aslında sadece psişedeki dengesizliği (bilinç-bilinçdışı birlikteliğindeki dengesizliği) gösteren bir semptomdur, o kadar. Bir uyarı sinyalidir… Aynı “kandidiyazis” gibi. Beslenme ve diyet terapisinde kandidiyazis ile çalışırken nasıl ki tüm bakteri ve mayaları öldürmeyi hedeflemiyorsak kişinin nevrotik sürecinde de arketipleri öldürmeyi veya yok etmeyi düşünmeyiz. Arketipler, psişik (doğal) denge için gereklidir. (Burada arketipleri illa ki Kandida ya da belli bir tür bakteri ile ilişkilendirmediğimi eklemeliyim. Fakat genel olarak bedende “görünmeyen güçler” olan bakteri ve maya ailesiyle yine bilinç tarafından “görünmeyen ve bilinçdışına ait olan” arketipler arasında benzerlik kuruyorum.)

Rüya konusuna geri dönersek… Rüyaları anlamak ve bilinçdışından, yani varlığımızın “görünmeyen” kısmından haber alarak içsel ve psişik (ve bence ayrıyeten bedensel) bütünlüğümüzü yeniden sağlayabilmek için, yani ruhsal ve bedensel sağlığımıza kavuşabilmek için arketipler ve sembollerle çalışmak elzem hale geliyor. Hele de modern insanın psişesinin bilinç ve bilinçdışı olarak ayrıldığı gerçeğini kabul ettiğimizde -dolayısıyla modern toplum içerisinde yaşayan her insan evladının nevrotik olduğu gerçeğiyle yüzleşebildiğimizde- rüyalarımızı anlamak belki de tek çıkış noktamız…

Didem Çivici – Copyright ©2019

“RÜYALARLA YOLCULUK” çalışması >>> https://didemcivici.com/ruyalarla-yolculuk/

*C.G.Jung, Man and His Symbols; p.56.

Görsel: Metin Liman, “Rüya”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: