BENİM HİKÂYEM: AİLE İLE YOLCULUK

Kendi yolculuğumu anlatmayı her daim kıymetli buldum; sadece başkalarıyla örnek bir hikâye olarak paylaşmak adına değil, aynı zamanda da kendimi dışarıdan görmek adına da. Bu yolculuğum yukarıya değil aşağıya, aydınlığa değil karanlığa doğru oldu her daim; geçmişe ve bilinçten olabilecek en uzak yerlere. Bu yolculukta elimden geldiğince her keşfimi sunmaya dikkat ediyorum senelerdir ve görüyorum ki doğal olarak da kendi yolculuğumu paylaştıkça ikili ilişkilerim, bireysel seçimlerim ve ailemle olan ilişkimle ilgili de çokça soru oluşuyor beni yakından takip edenler arasında. Ve bilgiye verdiğim değer kadar bireysel deneyimlerimin öznel çıktılarını sunmayı da bir o kadar değer vermemden mütevellit, nasıl yol aldığıma ve bu yolculuğumun meyvelerine dair hem öznel hem de nesnel bir şeyler yazmak istedim. Bununla birlikte… varsayımım o ki bu alanı açıklıkla ifade etmek benim kendimi görmeme ve içimdekilerin keyifle ifade bulmasına da aracı olacak.

İki sanatçı insanın tek kızıyım ben. Sanatçı ruhlarının etkisiyle çocukluk yıllarım seramik atölyelerinde, boyalar içerisinde ve doğa ve tarih sever kişiliklerinin etkisiyle de tüm tatillerim dağlarda, tarihi eserler arasında geçti. Üniversitedeyken genç yaşta birbirlerine âşık olarak evlenmiş, kavgadan ve çatışmadan başlarını kaldıramamış, planlanmamış bir gebeliğin 6. ayda öğrenilmesiyle ebeveyn olmak zorunda kalmış iki genç insan olarak başlamışlar hayata. Öyle bir çatışmayla başlamışlar ki kendi yolculuklarına, açıkçası birbirlerini duyabildiklerine neredeyse son 2 yıla dek neredeyse hiç tanık olmadım. Hayata bakışları bir, fakat birbirlerine bakışları zıt böylesi iki yaratığa da hiç rastlamadım. Üç ay kavga çıkmadı mı “eli kulağındadır” diye iç geçirir, akşamında gürültü patırtıyla alt üst olurdum. Velhasıl hiç huzurlu bir çocukluk yaşamadım, bolca da ağır travma biriktirdim. Hayatta en sevdiğim ve beni anne-babamdan “koruyan” dedem ben 8 yaşında öldüğünde hayatımın sona erdiğini sandım (ki ağır depresyona girdiğimi ancak şimdi görebiliyorum). 8-9 yaşlarında uğradığım taciz ve ardından gelen erken ergenlik elbette ki durumumu daha iyiye yönlendirmedi. Aile içi şiddetin arttığı 14-16 yaş aralığıma bir de bendeki öfke eklenince babamı karşıma aldım, annemin kocası gibi davranmaya başladım. Tabi ki hiçbir şeyle başa çıkamayan ve içten içe dışarıda bir kurtarıcı arayan ben, hayatıma beyaz atlı bir prens çağırmaya başlarken aynı zamanda da ailemden uzaklaşmak için çırpınmaya başlamıştım. Sonuç olarak yaşadığımız şehirden bağlarımı koparıp başka bir şehre gittim ama bir sene içerisinde daha ağır bir depresyonla sarsılarak geri döndüm.

Ailemle ilişkim ergenlik ve genç yetişkinlik yıllarım boyunca hiç düzelmedi, aksine daha da kötüleşti. Dansa başlamamla birlikte babamla daha çok çatışmaya başladık ve ben özgür kadın olma arzusuyla kendimi ilişkiden ilişkiye atmaya başladım. Ailemle bağım gittikçe daha da koptu ve bırakın birbirimizi anlamayı, yan yana nefes almaya dahi tahammülümüz yoktu. Ailemin hiçbir şekilde onaylamayacağı ne kadar erkek varsa buluyordum sanki ve bir de bu asi tavrıma başımı alıp gitmeler, sırt çantamı kapıp kamplara kaçmalar ve Türkiye’yi köşe bucak tek başıma gezmeler eklenmişti. Kısacası onları çıldırtacak ve beni onlardan “kopartacak” ne varsa yapıyordum. Şimdi görüyorum ki bu, Winnicott’un “ayrılma agresyonu” dediği içgüdüsel tepkiye çok benzer bit tutumdu. Onlar bana tutundukça ben kendimi onlardan ayrıştırmaya çabalıyordum fakat bunu kendime zarar verici şekilde yaptığımı ve aslında gerçekten istediğim için değil, sadece ve sadece onların inadına yaptığımı elbette ki seneler boyu anlamadım. Hayatımın muhtelif yerlerine yeni bir üniversite, bolca sevgili ve birkaç tane de ait hissedebileceğim spiritüel ve ekolojik aile serpiştirdim. Fakat hiçbiri ailemle olan ilişkime yardımcı olmadı. Hayatımda mutluluğu yakaladığım vakitler oluyordu ama ailemle çatışmaktan kaçamıyordum. Sanki en büyük mutluluk ve huzuru ailemle aramdaki huzura, anlayışa ve bağlantıya bağlıyordum. Ne de olsa spiritüel mecralarda yıllarım geçmişti ve kafamın orta yerine Ram Dass’ın o boktan cümlesi kazınmıştı: “Aydınlandığını düşünüyorsan ailenle bir hafta geçirmeyi dene.”

Annemle ve babamla bir araya geldiğimiz her sefer benim için sınav gibiydi. “Olmuş” muydum, “olmamış” mıydım bakalım! Ben çok yol kat etmiştim (!) peki ya onlar!? Onların da değişmesi zorunluydu yoksa nasıl bağlantı kuracaktık ki!? Azıcık okusalardı, gidip bi’ psikolog bi’ danışman bulsalardı ya! Ben her şeyi yapıyordum ama onlar sadece beni eleştirmeye devam ediyorlardı. Babam, hoşuna gitmeyen bir şey dediğimde ya da yaptığımda “O kadar para veriyorsun onca zamanını yığıyorsun hala aynısın!!” deyip duruyordu. Çok öfkeleniyordum bunu duyduğumda. Allah’ım yoksa doğru muydu dedikleri!!! Boşa mı kürek çekiyordum?

Seneler önce NLP danışmanım Cengiz Eren bana şöyle demişti: “Farkında olduğun farkındalık farkındalık değildir. Farkındasız farkındalık gerçek farkındalıktır.” Uzun süre kavrayamadım bu ifadeyi… ta ki dediği şeyi deneyimleyene kadar. Ben “farkındalıklı” bir şekilde değişim için çabalarken aslında her şeyi kontrol etmeye çalıştığımı, hatta manipüle ettiğimi uzun seneler göremeyecektim. Değişiklik yaratmaya çabalıyordum, doğru adımları atıyordum ama bir şeyler ters tepiyordu. NEDEN HER ŞEY İSTEDİĞİM GİBİ GİTMİYORDU!?

Pes etmedim elbette. Bundan sonraki adım dilimi ve iletişim yöntemimi değiştirmekti. İletişimimi değiştirirsem onlarla farklı şekilde bağ kurabilir, beni duymalarını sağlayabilirdim!!! Ben de Şiddetsiz İletişim yöntemini öğrenmeye karar verdim. Bu yöntemi öğrenmek istememin iki nedeni vardı: İkili ilişkilerimde doğru iletişim kurabilmek ve ailemle ilişkimdeki iletişimi düzeltmek. Nedenlerim oldukça mantıklıydı! Ama o zamanlar kendimi anlamak gibi bir nedenim yoktu… oysaki bu yöntemi öğrenmeye başladığımla birlikte en önemli adımın kendimi duymak ve anlamak olduğunu, haliyle önce kendi duygu ve ihtiyaçlarımı görmem gerektiği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalmıştım. Fakat sorun bende değil başkalarındaydı! Hem buna rağmen hala ben durumu düzeltmeye çalışıyordum! Daha kolay bir yol yok muydu, anlayamıyordum.

Velhasıl, bu iletişim yöntemini tam anlamıyla kavramak için yıllık eğitime kadar ilerledim. İlk başladığımda altım üstüme geldi çünkü hayatım içerisinde ne kadar çok şiddete (çocukluğumdan bu yana ebeveynlerim, ailem, toplum ve tüm insanlık tarafından uygulanan) maruz kaldığımı ve bu şiddeti doğal kabul ettiğimi ve en kötüsü de en büyük şiddeti kendime uyguladığımı fark ettiğimde öleyim daha iyi dedim. Gerçekten. Hayatında intihar düşüncesi bir kere dahi aklından geçmemiş bir insan olan ben, Şiddetsiz İletişim’e (Şİ) başladıktan 2 ay sonra intiharı düşünmeye başladım, partnerimi tehdit ettim. Ailemden zaten iyice kopmuştum ve onlardan nefret ediyordum. Kimseye tahammülüm yoktu… en çok da kendime. Bir de ilişkinin içerisinde baş gösteren fiziksel şiddetle birlikte adeta içimdeki şiddet gün yüzüne çıkmış, hayatımı benden alıyordu. Haliyle ağır bir depresyon ve aileyle ve partnerle büyük çatışmalar baş gösterdi. İhtiyacım olan desteği Şiddetsiz İletişim alanından alamadığım için arayışa başladım ve karşıma “Shadow Work” ve “EMDR Terapi” çıktı. İçinde bulunduğum durumun tehlikeli olduğunu biliyordum ve hemen bir şeyler yapmam, kendimi gözetmem gerekiyordu. Shadow work ve EMDR terapiye başladım, bir de seramik kursuna yazıldım. Sanırım kendi hayatımı bu şekilde kurtardım o dönemde. Her ne kadar dışarıda bir kurtarıcı arıyor olsam da eyleme geçenin kendim olduğunu gördüğümde biraz olsun sakinlemiştim. Sonraki 3-4 ay boyunca yoğun terapilerle toparlandım fakat ilişkilerim (aile, arkadaş ve ikili ilişki) çok daha kötüye gitti. Yaralarım cascavlak dışarıdaydı ve en ufak bir esintiyle çığlık çığlığa bağırıyordum. Haliyle büyük bir nevroz atağı çıka geldi ve ne olduğumu şaşırdım. Aylardır devam ettirdiğim terapiler boşuna mıydı, anlamıyordum. Hem terapi hem Şİ ile devam eden bu süreç fazla mı gelmişti? Ne oluyordu, hiç anlayamıyordum. O dönemin benim hayatımdaki köklü bir değişimi muştuladığını, o nevroz atağının ise çok önemli bir işaret olduğunu çok sonra anlayabilecektim.

Bu ağır süreç yaklaşık bir sene sürdü. Partnerimle ayrıldık, ailemle çatışmalarım hat safhaya ulaştı ve ben köklerimi yitirmiş gibiydim. Fakat bir şeyler oluyordu. Bir anda büyük rüyalar görmeye başladım. Rüyalarımdaki erkeklerin tavırları, duruşları değişmeye başlamıştı ve ben rüyalarımı hatırlar olmuştum. Önceden rüyalarımda sadece partnerim vardı ve her rüyada ya beni aldatıyordu ya da ben onu vahşetle öldürüyor, yaralıyor veya ona hakaret ediyordum. Fakat ayrılıktan sonra ve ben o ilişkinin ne kadar hastalıklı olduğunu kavrayabildikten sonra farklı bir şeyler olmaya başladı. İşte tam o zamanlarda sevgili Shadow work terapistim İpek Ütün ile bir kahve için buluştuk ve beni C.G. Jung Institut’ten haberdar etti. “Seni oraya yollayalım Didem!” deyişi hala kulaklarımda. Onun yanından ayrıldım, eve gittim ve hemen bilgisayarı açıp siteyi buldum ve en yakın tarihteki çalışmaya kaydoldum. Tabi ki bu adımımın hayatımı kökünden değiştirecek o alana davet olduğunu bilmiyordum.

O günden bir ay sonra Jung analistliği eğitimine başvurdum ve birkaç ay içerisinde de analiz almaya başladım.

Her ne kadar “kendimle tanışma ve kendimi bulma” adına yıllardır sürdürdüğüm tüm çalışma, terapi ve yöntemler sürecimi belli açılardan kolaylaştırmış olsalar da benim için aslolan köklü dönüşümün başlangıcı Jung analizi ve Jung psikolojisine girmemdir. O vakte dek öğrendiğim ve pratik etmek için araç çantama koyduğum her yöntemi kullanmaya devam ederken tüm kişisel gelişim yöntemlerinin kökeninin Jung psikolojisine dayandığını görmeye başladım. Ayrıca Jung analiziyle birlikte de süreçlerimi en şeffaf ve net şekilde görebilmeye başladım. Elbette ki Jung analizi sadece görmeye hizmet etmedi, hayatımı ve seçimlerimi, ilişkilerimi ve iletişimimi elinde tutan iç mekanizmaları da (travmalar, kompleksler, gölgeler ve diğer bilinçdışı ögeler) tanımama ve her biriyle derinlikli ve güvenli şekilde çalışmamı da sağladı.

Bir seneyi aşkındır ilerlediğim bu yolculuğun meyvelerini görmeye başlamamsa açıkçası uzun zaman almadı. Yeni başlayan bir ilişkinin fırtınası içerisinde merkezimde ve sevgide kalarak, eşimi suçlamadan ona destek olarak ve aynı zamanda da kendimi gözeterek ilerleyebilmem belki de ilk defa mümkün olabildi. O alandaki fırtına ile eş zamanlı vuk’u bulan aile içi büyük bir krizin içerisinde hem kendimi hem de ailemi destekleyebilmemse bana özgüvenden çok daha fazla şey kattı. Eski ben kendini kurban ilan ederek “her şey benim başıma geliyor!” haykırışı ile sevgilisini, ailesini, başkalarını suçlar, mevcut olan huzurun da kafasını keser ve hem kendine hem de başkalarına zarar verirdi. Fakat öyle olmadı. Analizlerde rüyalarla çalıştıkça bilinçdışı modelimi daha iyi görmeye, iç dinamiklerimin nasıl dinamiklere sahip olduğunu anlamaya, en önemlisi de bu dinamikleri dönüştürecek sembolleri ve yöntemleri sunan psişemi dinlemeye başladım. Sorunların çözümü gerçekten de dışarıda değil, içerideydi. Dışarıda gerçekleşen her olay içerideki bir karmaşanın yankısıydı sadece. Ve ben içe döndükçe ve rüyalarla çalıştıkça dışarıdaki olaylar dönüşmeye, insanlar sakinleşmeye ve durumlar hafiflemeye başladı. Beni gerçekten tehdit eden durumlar (nişanlımın bana sırtını dönmesi, kuzenimin beni ölümle tehdit etmesi ya da analistlik eğitimim esnasında direktörden kaynaklanan sorunlar, vs.) karşısında sadece sakinlikle kalmayıp aynı zamanda da herkese hizmet edecek uygun stratejileri yaratabilmeye başladım. Hayatım sadece kolaylaşmaya başlamadı, aynı zamanda da daha verimli hale gelmeye başladı zira enerjim yükseldi, duygusal iniş çıkışlarım son buldu ve dışarıdaki olayların bendeki etkileri yıkıcı değil, aksine yapıcı hale geldi. Dışarıda sorun aramaktansa hayatın doğallığını ve kendiliğindenliğini görmeye başladım ve en önemlisi de bunun için ekstra bir çaba harcamıyordum artık.

Bir süredir dikkatimi çeken başka bir meyve ise ailemle olan ilişkim ve ebeveynlerimin kendi aralarındaki ilişki, dolayısıyla da aile içi iletişimimiz. Geçtiğimiz sene başladığım bu derinlikli yolculukla birlikte anne ve babamla olan bağlantım önce sağlıklı şekilde koptu, sonrasında da yepyeni ve güçlü bir bağ oluşmaya başladı. Şimdilerde bunun analiz sürecinde anne ve baba kompleksiyle yoğun şekilde çalışmamızın etkisi olduğunu gözlemliyorum. Benim kendime olan hoşgörüm ve şefkatim, sevgim ve saygım arttıkça ebeveynlerimin de kendilerine, birbirlerine ve bana karşı hoşgörüsü, şefkati, sevgisi ve saygısı kendiliğinden artmaya başladı. Bu öylesine hiç yoktan oluşmadı diye düşünüyorum. Ben bu yola baş koyduktan sonra bendeki büyük değişiklikler onların da dikkatini çekmeye başladı ve hayatımda ilk defa bazı konularda bana danıştıklarına (özellikle de anima ve animus konularında) ve benimle gurur duyduklarını ifade etmelerine tanık oldum. Gurur duymaları ise artık ihtiyaç duyduğum bir şey olmaktan çıktığı için (çünkü görülme/duyulma ihtiyaçlarım komplekslerimle çalışmaya başladığımdan beri çok değişti), bu sıcak ve içten duygu bana ulaşmasına rağmen benimle alakalı olmaktan çok onları besleyen bir kaynak olmaya başladı. Kısacası ben kendimi ve hikayelerimi, geçmişimi ve komplekslerimi, rüyalarımı ve arketiplerimi anladıkça görülme ve duyulma ihtiyaçlarım da sönmeye, azalmaya başladı çünkü sadece duygu ve ihtiyaçlarımı anlamaktan da öte, bu duygu ve ihtiyaçların dönüşmesine de alan açmış oldum. Bu alanın güvenli şekilde genişlemesi ise ebeveynlerimin de kendilerini kendi istedikleri gibi duymalarına, projeksiyonlarının ise (beni eleştirmeleri, yargıları, vs.) git gide azalmasına hatta kendi öz eleştirilerinin artmasına aracı oldu. Daha da ötesi, onların rüyaları değişmeye başladı ve dış dünyanın olaylarını farklı şekilde ele almaya başladılar.

Tüm bu gözlemler, yolculuk kesitleri hayatın sadece bir parçası olmakla birlikte benim için ilerleme, dönüşüm göstergesi ve en önemlisi de umut demek. Her şeyden öte… bugünlerde beni en mutlu eden şey, hayat olduğu gibi ola gelirken kendi gücümden, kalbimden ve merkezimden savrulmadan, sakinlik ve keyifle şeyleri ve insanları görebilmek… ve biliyorum ki durduğum yer son değil, başlangıç. Zira bu yolculuğun sonsuzluğa uzandığını sanıyorum ve kendiliğinden oluşan ama çabasızca da gelemeyen farkındalığın anbean canlı kalabilmesi için kendimle bağlantımı her daim korumam gerektiğini biliyorum… sevgi ve aşkla.

Didem Çivici

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑

%d blogcu bunu beğendi: