GÖZLERİ, GÖRÜLMEYENE AÇMAK

İnsan, gördüğünün ötesindekine her daim meraklı oldu. Kâh keşfedilmemiş topraklara doğru ilerledi, kâh gökyüzünün ötesinde oturan Tanrı’ya ulaşmak için yollar aradı. “Görülmeyen”e doğru attığı her adım onu kendisine daha da yaklaştırdı ve adımlarından oluşan seyahatleri hikâyelere dönüştürdü. Bu hikâyelere masal dedi, mit dedi. Fakat geçmişten beri bildiği başka bir yolculuk daha vardı: Rüyaları. Rüya, insanın kendi bilinmeyenine, bilinciyle ve gözleriyle göremediğine yolculuklarıydı aslında. Aynı Odise gibi, okyanuslarda (bilinçdışının derinliklerinde) ilerleyip keşfettikçe köklerini daha da güçlendirebileceğini anlamıştı insan. O nedenle -her ne kadar modern insan bunu unutmuş da olsa- ilk insan için rüyalar, tanrıların habercileriydi; her biri Hermes’ti.

İnsanın, rüyaların hayat içerisindeki maddi ve manevi yolculuğunda en önemli mihenk taşları olabileceğini unutmuş olması  belki de dışarıdaki kaosu yaratan şeydi, kim bilir. Yine de belki de anlamlı olan şu ki, rüyaların insan ve doğa için ne kadar önemli olduğunu hatırlatan, ilk insanın rüyalarını modern insana anlatan bir adam geldi dünyaya bundan yaklaşık 150 yıl önce.

Carl Gustav Jung, insanın psişesindeki aydınlık (bilinçli) ve karanlık (bilinçsiz) alanları daha iyi tanımak için yola çıktı. Kendi karanlık yolculuğundan doğan her şeyi tüm insanlıkla paylaşmak için yola çıktı. Jung’un açtığı derinlikli alan, iki dünya savaşı geçirmiş ve belini doğrultamadığı gibi doğayı, yaşadığı yuvayı yıkmış olan insanın karanlık alanını büyük bir merak ve bilimsel ve sezgisel bir yaklaşımla inceleyen Jung analistleri için ışık oldu. Daha da fazlası, insan psişesine, psikopatolojik durumlara dair güçlü ve farklı bakış açıları geliştirmemize olanak sağladı. Bunun içinse tüm eski uygarlıkların ve dinlerin söz birliği yaptığı bir öğretiyle yola çıktı: “Kendini tanı”.

Mitolojik ve arketipsel bakış açısının yeniden doğduğu ve ilk insandan bu yana tüm tarihi ve dinleri kucaklayan bir bakışı savunan Jung psikolojisi, rüyaların, yani insana dair en gerçek inceleme alanının da psikolojiye daha güçlü bir şekilde katılmasıyla birlikte gerçek psikolojinin doğabileceğinden bahseder.  Mitolojik düşünce yapısının yeniden doğmaya ihtiyacı vardır; insanın kendi rüyalarını anlayabilmeye ihtiyacı vardır.

Zaman, düşmanı ve dostu, sevgiliyi ve aileyi dışarıda aramak yerine içerideki anlatımları -rüyaları- yani gerçek hikayemizi anlama zamanıdır.


DİDEM ÇİVİCİ – Copyright ©2019

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s