ATİYE’DE BİREYLEŞMENİN İZLERİ: BİR JUNGİYEN ANALİZ

BİREYLEŞME

İlk defa Carl Gustav Jung tarafından psikolojik bir terim olarak kullanılan “bireyleşme” kavramı, insanın psişik bütünlük kazanmasına verilen isimdir. Jung’a göre insan psişesi her daim bütünleşmeyi, birleşmeyi arar. İnsan psişesi, bilinç ve bilinçdışı olarak bölünmüştür ve bireyleşme süreci de bu bölünmenin ortadan kalmasını, kişinin tüm potansiyellerini kucaklamasını ve bütün olmasını hedefler.

Bireyleşme süreci bilinçli ya da bilinçsiz şekilde başlayabilir fakat her insan hayatı bu sürece gebedir. İnsan, kişisel olduğu kadar kolektif de bir varlıktır ve sadece kendisi için değil, ayrıca tüm insanlık için de nefes almaktadır. Bu noktadan hareketle, Jung’un “bireyleşme” kavramı insanın kişisel ve kolektif bir varlık olduğu gerçeğini kapsar. Tek başına, sadece kendisi için yaşayan bir varlık hayatını sürdüremez; sadece toplum için yaşayan biri kendinden vazgeçer. Bireyleşme, bize her ikisini kucaklayan bir duruş getirir: Kendi potansiyellerinle gerçekliğini ifade ederken toplumun (insanlığın) bir parçası olduğunu unutmamak.

Bireyleşme süreci dediğimiz dönüşüm ve bütünleşme süreci, her bireyde biricik şekilde deneyimlenmesine rağmen, kolektif bir arketipsel oluşum olmasından mütevellit, ortak anlatımlar barındırır. Yani, her ne kadar kişiye has gelişim sergilese de bireyleşme süreci dediğimizde tüm insanlığın benzer süreçlerden geçtiğine tanık oluruz. Örneğin:

Bireyleşme süreci genelde…

  • Sarsıcı bir olay ya da bir sembolün ortaya çıkmasıyla tetiklenir.
  • Dış dünya tarafından anlaşılmamak, izole olmak ya da depresyon/nevroz atakları bireyleşme sürecinin başlıyor olduğunu işaret edebilir.
  • Önce kişinin kendi kişisel bilinçdışına temasını gerektirir. Bu, gölgelerle yüzleşmek, demektir.
  • Ardından Anima/Animus gibi arketiplerle yüzleşmek ya da onlarla ilişki kurmak gelir.
  • Bir noktada kişinin hayatına ruhsal bir mentor girer (rüyada ya da gerçekte).
  • Kişi, çıkmazda hisseder ve hayat ona sürekli zor seçimler sunuyor gibi görünür.

Bu makalede, Jung Psikolojisi, mitoloji ve Derinlik Psikolojisi alanlarındaki merak ve çalışmalarımın yarattığı heyecan ve iç görünün de rehberliğinde, son günlerde popüler olan ve çokça tartışılan Atiye dizisinin içerisindeki ortak (kolektif) bireyleşme anlatımları üzerine bir şeyler karalamak istedim. Umuyorum seyrinize ve kalbinize ışık tutsun…

ATİYE’NİN HİKÂYESİ

Hikâye ölümle başlar. Ölüm… dönüşümün, yeniden doğuşun sembolü. Ölen bir kadındır ve bu kadın, hikâyenin baş kahramanıdır: Atiye.

Atiye, bir ressam. Ailenin öz olan tek kızı. “Hissetme fonksiyonu” baskın (superior), iç dünyasıyla ve bilinçdışıyla bağlantıda; sanatçı, yaratıcı.

Örnek aldığı bir kaç ressam var… Helen Frankenthaler, Franz Kline, Jackson Pollock. Hepsi de farkında ya da değil, sanatın sanatçı aracılığıyla kendiliğinden ortaya çıkan bir güç, bir enerji olduğunun farkında olan sanatçılar. Frankenthaler, “Sanatın kendi iradesi vardır,”, Kline’ın, “Bir ressamsan, asla yalnız değilsin,” ve Pollock’un, “Resmin kendi hayatı vardır,” ifadeleri bize kolektif bilinçdışı ile ilgili çok şey söyler. Atiye’ye ilham veren bu üç sanatçının kendilerini ifade etme biçimleri, Atiye’nin sürecine dair de ip uçları verir: Atiye, bir sürece hazırlanmaktadır ve bu, onun kontrolünde değildir. O her neyse, otonomdur.

Atiye, hikâyenin bize yansıtıldığı süreçte sesler duymaya başlar. Bu, bilince yükselen ve kişinin artık yadsıyamayacağı kadar görünür olan, gerçeklik kazanan bilinçdışı materyallerin olduğu anlamına gelir. Bilincinde olmadığımız, psişenin bilinçdışı alanında bulunan her bilgi, her enerji görünür olmaya çalışır -ve biz onları ört bas etmeye çalıştıkça, onları “gerçek dışı” kabul ettikçe daha da güç kazanır ve daha da “gerçek” olmaya başlarlar. Atiye’nin durumunda bilinçdışı materyalin bilince çıkma çabasının ilk ivmesi, bu materyallerin Atiye’nin duyabileceği şekilde, yani bedensel duyularının (senses) algılayabileceği şekilde güç kazanmasıdır.

Bilinçdışı materyal, eninde sonunda arketiplere, derin bilinçdışı alana, yani kolektif bilinçdışına bağlanır. Burası, “tanrılar”ın hüküm sürdüğü yerdir -ve Tanrı’nın (ya da tanrıların) istediği tek bir şey vardır: Bilinmek. Psikolojik olarak baktığımızda bu tanrılar (arketipler) yoğun psişik enerjilerdir. “Bilinmek”, bilince çıkmaktır. Kanımca, eğer hikâyeye kişisel olarak yaklaşırsak, olan şey aslında Atiye’nin psişesinde bulunan yüklü enerjilerin açığa çıkma çabasıdır -ve bu, Atiye’nin bireyleşme sürecinin başladığına dair ilk işarettir.

Arketiplerin insan psişesinde bulunan güçlü ve yoğun psişik enerjiler olduğunu biliyoruz. Her arketip, aynı zamanda, kişinin psişesinde bir komplekse denk gelir ve o kompleksi yönetir. İnsan, psikolojik olarak bir kompleksler bütünüdür ve kompleksler, insanın karakterini oluşturur. Psikolojik anlamda baktığımızda, kompleksler ve komplekslere bağlı arketipler her ne kadar kişinin hayatını kısıtlayıcı olumsuz etkilere neden oluyor gibi görünseler de aslında her arketip, insanın ruhsal gelişimi için çalışır. Arketipler, insanın bireyleşme sürecinde psişeyi yönlendiren yardımcı etkenlerdir de diyebiliriz. Öyle ki, seçimlerimizi yönlendirir, hayatımızı sembollerle çevirir ve biz onların farkında olmasak dahi her kararımızda rol alırlar. Fakat özellikle de bireyleşme sürecinin yoğun olarak başladığı dönemde büyük bir yıkım, hayatı alt üst edecek bir olay ya da rasyonel düşüncemizi sarsacak durumlarla bizi kendi konfor alanımızdan ve alışık olduğumuz yapılardan çıkararak aslında “büyüme”ye yönlendirirler.

Fakat Atiye’yi bekleyen paradokslar vardır. Paradoks, gereklidir. Gerilim de öyle. C. G. Jung, gerilimin (tension) insanı ruhsal olarak geliştirdiğini söylemiştir. Seçim yapmak zorunda kaldığımızda ya da kafamızın içerisinde iki farklı ses duyduğumuzda hangisine doğru yöneleceğimize karar vermek gerilim yaratır. Atiye’nin hikâyesindeki en göze görünür paradoks ise içindeki dünya ile dışındaki dünya arasındadır.

Atiye’nin ailesinde “tek yönlü”, sadece dünyaya yönelik bir bakışkıymetli görülmektedir. Özellikle annesine göre hayat, kariyer ve aile kurmaktan ibarettir ve “doğru düzgün” bir hayat için düzenli bir sistem kurmak lazımdır. Ne yazık ki bu tek-yönlü bakış, yani sadece dünyevi sürece odaklı yaşam tarzı, ruhu ve insanın bütününü kapsamaz. Tek-yönlü yetiştirilen birey, kendinin ancak bir kısmına ait bilgiye nail olur. Oysaki insan, derin bir varlıktır. Fakat dediğim gibi, Atiye’nin ailesi bu kapsayıcı görüşe sahip değildir. Bu tek-yönlü ve baskılayıcı, sadece iyiye ve uyuma odaklı toplumsal görünün insanın bireyleşmesi üzerindeki etkisi göz ardı edilemeyecek kadar büyüktür.

“Toplumsal psişe, genel geçerliliği öncelediği için, bireyleşme sürecini engelleyebilir. Zira mutlak toplumsal uyumculuk, bireysel farklılıkların yok olmasını ve tek tip kişiliklerin oluşmasını hedefleyen çabaları destekler. Oysa bireyleşme sürecinde farklılaşma ve ayrımlaşma, temel nitelikler arasında yer alır. Özellikle körü körüne toplumsal taklit, bireyleşmeyi baltalayan en zararlı eğilimlerin başında gelir.”[1]

Bireyleşme süreci, kişinin kendi biricik özelliklerini keşfetmesini, kendi ruhsal (psişik) bütünlüğünü görmesini, kendi gölgeleriyle buluşmasını, kendini tüm yönleriyle kucaklamasını ve bunları yaparken de toplumun bir parçası olarak yaşamasını, topluma bir birey olarak katkı sunmasını talep eder. Bireyleşme, bireyin hem kişisel hem de kolektif bir varlık olduğu gerçeğini korurken aynı zamanda da bireyin öznel yapılanmasını ifade eder. Fakat bu yapılanma, gerektiğinde toplumun (ya da ailenin) ihtiyaçlarına ters düşmek anlamına da gelebilir. Atiye’nin hikâyesinde de bireyleşmenin başlarında karşılaşılan temel zorlukları adım adım görüyoruz. Bu zorlukların başında ise kendi psişesinden yükselen pek çok anlatımla dış dünya arasında bağlantı kurmakta zorlanması geliyor.

Hikâye ilerledikçe Atiye’nin duyduğu seslere bir de görüler (vizyon) eklenmeye başlar. “Tuhaf bir kadın” sürekli ortada dolanmaktadır ve Atiye’nin dikkatini çekmeye çalışıyor gibidir. Fakat Atiye dışında bu kadını kimse göremez. Bu kadını sadece Atiye’nin görmesi, bize bu kadının Atiye’nin psişesine ait bir olgu olduğu düşüncesini getirir -ve öyledir de. Fakat bir raddeye kadar. Bireyin kişisel psişesindeki bilinçdışı materyal bir süre sadece kişisel alanda nefes alır -fakat bir yerden sonra kolektife, yani “diğerleri”ne de görünür olmaya başlar. Çünkü bilinçdışı materyal güç kazanır ve bu oldukça da daha çok kişiye görünür olmaya başlar. Kaldı ki, hikâye, kişisel boyutta gerçekleşen bir olayı Göbeklitepe gibi kolektif ve tüm insanlığa ait bir alanla birleştirir. Bu anlatım bize hiçbir şeyin “kişisel” olmadığını da anlatır aslında. Jungiyen bir taraftan bakarsak eğer, kişisel psişe her zaman kolektif psişeyle bağlantıdadır ve her ikisi de birbirini etkileme gücüne sahiptirler.

Ailenin yapısına ve bu yapının psişik anlatımlarına biraz daha yakından bakalım…

Atiye’nin üvey kız kardeşi Cansu, Atiye’nin zıttı bir kişiliğe sahiptir ve henüz gelişmemiş, “toy” bir karakterdir. Bu açıdan “gölge” ya da “alter (diğer) ego” diyebileceğimiz bir karakterdir diyebiliriz Cansu için. “Kız kardeş” olması da anlamlıdır, zira masallarda ve mitlerde de hem cins olan ikiz kardeşler ya da kardeşler, birbirlerinin gölgeleridirler. Hem cins olan kardeş her zaman “gölge”yi sembolize eder. Bu bakış açısı, rüyalar için de geçerlidir. Rüyada görülen hem cins kardeş/ikiz/yakın arkadaş, kişinin en yakın gölgesini anlatır. Gölge, bireyleşme sürecinde mihenk taşıdır ve egonun kabul etmediği, istemediği, görmezden geldiği, yok saydığı her şeydir. Hikâyenin sonlarına doğru, Cansu’nun Atiye’ye kardeş olarak gelmesiyle birlikte Atiye’nin Cansu’dan kurtulmak istediğine dair ifadeleri de bu karakterin, Atiye’nin gölgesi olarak hayat bulduğuna işaret eder.

Babaya baktığımızda kısmen olumlu bir animus görürüz. Duygularıyla (ve dişil yanıyla -kızlarıyla) bağlantıda ve duygularını kolaylıkla ifade edebilen, sevgisini rahatlıkla gösterebilen, çocuklarını koruyup kollayan ve anne şefkati sunabilen bir baba figürü vardır karşımızda. Atiye’nin babası hikâyede çok önemli bir yerde durmaktadır, zira kadının bireyleşme sürecinde başlıca babadan aldığı “animus” çok belirleyicidir. Animus, kadının muhakeme, ayırt etme, düşünme ve liderlik etme kapasitesini belirler. Hikâyede Atiye’nin babasıyla arasında oldukça sıcak ve olumlu bir ilişki görüyoruz. Bu, Atiye’de “olumlu baba kompleksi” oluşmasına neden olmuş gibi görünüyor. Peki kişide olumlu baba kompleksi geliştiğinde ne olur? Baba, otorite ve hükümdarla ilişkilidir; kraldır. Olumlu baba kompleksi olan kadın genelde otorite ile sorun yaşamadığı gibi otorite sayılabilecek karakterlerle de iyi geçinir, onları tehlike olarak görmez çünkü onlara herhangi bir olumsuz projeksiyon yapmaya meyilli değildir. Fakat olumlu baba kompleksinin gölgesi de vardır -her şeyin gölgesi olduğu gibi! Fazla olumlu yaklaşan baba, kızının kendisiyle özdeşleşmesine ön ayak olabilir. Bu, babanın eş/partner/yakın, annenin ise rakip görülmesine neden olur -özellikle de olumsuz anne figürü varsa (Atiye’ninki gibi). Böyle bir durumda kadın, babanın özelliklerini sahiplenir, anneninkileri ise bastırır -fakat annenin bu özellikleri psişede kaybolmayacağı için kadını ileriki yaşlarında kovalayacaklardır. Kısacası, olumlu baba kompleksi, baba kompleksiniz olmayacağı ve maskülen enerjiyle hiç sorun yaşamayacağınız anlamına gelmez, hatta bazen durum çok daha vahim olabilir -ki bunun, Atiye’nin hikâyesinde nasıl ortaya çıktığını da olumsuz animuslar olarak Ozan ve Ozan’ın babası Serdar Bey’de görüyoruz. Fakat yine de Atiye’nin ressam yönünün gelişmesi, kendi duygularına ve iç dünyasına ulaşabilme kapasitesi muhtemelen babasından aldığı animusun olumlu karakter özellikleridir.

Serap Hanım’a, yani Atiye’nin annesine gelirsek…

Kendi çocukluk travması sonucu ağır bir yara ile büyüyen bir kadındır Serap Hanım. “Anne’ye direnç”, “babayla özdeşleşme” durumu hâkim gibidir. Babasının ölümünden annesini sorumlu tutmuş ve annesiyle ilgili yargısıyla seçimler yapmış bir kadın. Öyle ki, tüm ailesinin hayatını kontrol edebilecek kadar da korku doludur.

Jung, “anneye direnç” olarak ifade ettiği, kadında olumsuz anne kompleksiyle ilgili şöyle der: “Bu tür bir kız çocuğu, neyi istemediğini bilir fakat kendi kaderiyle ilgili neyi seçeceği konusunda tamamen şaşırmış haldedir.” Çünkü annenin olduğu hiçbir şey olmak istemediğini bilir fakat ne olabileceğine dair fikri yoktur. Bu da kadının kişilik gelişimini olumsuz yönde etkiler çünkü kadın, “annesi olmamak” için çabalar -yani her seçimini annenin zıttına yapmaya çalışır. Kısacası anneden ve anneyle ilgili her şeyden kaçar. Jung, kadının anneyi reddederken aynı zamanda da kendi doğasında belirsiz, içgüdüsel, muğlak ve bilinçsiz olan şeyleri de reddettiğini belirtir.[2] Serap Hanım’da da bu durumu ve bu durumun yarattığı vahameti görüyoruz: Annesini reddeden yaralı bir kadın; kızına aktarılmasından korktuğu bilinçdışı armağanı (the gift) reddeden ve yaralarının yeniden açılmasından korkarak kendi hayatını ve kızının hayatını kontrol etmeye çalışan bir kadın.

“Anneye direnç” gösteren böyle bir kadının içinde olumsuz bir animus figürüyle karşılaşabiliriz. Olumsuz animusa sahip bir kadın, hayatını, bedenini ve ilişkilerini kontrol etmeye çalışır. Onun düşünceleri sabittir ve en doğrusunu o bilir. Buna “animus possession” deriz, yani animus tarafından ele geçirilmek. Ego-bilinci güçlü olmayan bir kadın kolaylıkla animusu tarafından yönetilebilir. Oysaki kadının kendi psişesinin hakimiyetini animusa vermemesi gerekir. Kadının gücü kendi ego-bilincinde, yani eros gücünde kalmalıdır -ve kadını kendi öz benliği ile bağlantıda tutabilecek gücüde yine erostur.

Fakat hikâyede karşımızda annesine nefretle annelikten kurtulmaya çalışan bir Serap Hanım var. Böyle bir anne çocuklarını kafes içerisinde tutmaktan çekinmez (aile sırlarını paylaşmayarak, gerçeği saklayarak, manipüle ve kontrol ederek) ve sonuç olarak da çocuklarının büyümelerine engel olur. Gölgede kalmış bir Demeter oldukça yıkıcıdır. Böyle bir anne çocuklarının bilinçlerini kontrol edebilir -hikâyede Atiye’nin kendini deli sanmasına neden olduğu gibi!

Kadın, eros gücünü anneden alır fakat bazen kendi animusunun şekillenmesinde annesinin animusunun da parmağı olabilir! Animus, gerçek ile gerçek olmayanı, doğru ile yanlışı ayırt edebilme gücünü verir kadına. Atiye’nin durumunda anne, gerçekle gerçek olmayanı ayırt edemeyen bir kız çocuğu yetiştirir. Atiye neyin gerçek neyin gerçek olmadığını ayırt edemez. Ve bu sadece görüler ve duyduğu seslerle kalmaz, eş olarak seçtiği adamla ilgili de benzer bir tutum sergiler aslında: Seçtiği erkek, Ozan, oldukça manipülatif bir erkektir (bu konuya da ayrıca değineceğim). Bu, bir nevi Persefon hikâyesidir aslında. Demeter annesinin boyunduruğu altında hayatını sürdüren ve Hades’le (Ozan’la ve hatta dolaylı olarak onun babası Serdar Bey’le) yeraltına inen, Jungiyen analist Clarissa P. Estes’in deyimiyle “saf dil” bir kızdır Atiye. Bu kız büyümek için Hades’e ya da “Mavi Sakal”a ihtiyaç duyar. Yer altına (bilinçdışına/psişenin derinliklerine/mağaraya) inilmelidir – bazen başka çâre yoktur. Ve bu aşağı iniş, bireyleşme sürecinde bilinçdışının derinliklerine iniş olarak ifade bulur. Kadın, kendi karanlığının derinliklerine inerek gerçeklerle yüzleşmeden özgürleşemez ve bir birey olamaz.

Sonuç olarak karşımızda anne sevgisinden yoksun kalmış ve annesini suçlayan, ona öfkeli bir annenin kendi kızına sevgi verememesi gibi bir durum var. Haliyle bu, Atiye’nin kendini sevmesine de engel olmuş -ki mağarada kendisiyle yüzleşme sahnelerinden birinde bunu çok net şekilde görüyoruz.

Hikâyenin dönüm noktası, Atiye’nin çocukluğundan beri gördüğü sembolü resmettiği pek çok tuvali içeren sergisinin açıldığı gün Göbeklitepe’de aynı sembolün keşfedilmesi. Olan şudur: Atiye’nin kendi bilinçdışından yükselen bir imge/anlatım dışarı aktarılmıştır ve dış dünyada da aynı anda aynı sembol ışığa (bilince) çıkmıştır. Bu eşzamanlılık (senkronizasyon), bilinçdışında ola gelen bir olayın aynı zamanda dış dünyada (bilinçte) vuku bulmasıdır. Bu, anlamlı bir tesadüftür ve eğer kişi bu anlamlılığı hissedebilirse, hayatı değişebilir -ve dolaylı olarak insanlığı değiştirebilir. Çünkü…

Kolektif psişe ve bireyin psişesi iç içedir ve birbirinden beslenir ve etkilenir. Kolektif bilinçdışında yer alan her materyal bireylerin psişelerinde de mevcuttur -fakat bu materyallerin ne zaman ne şekilde ve neden ortaya çıkacaklarını bilincimizle algılayamayız. “Her şeyin bir zamanı vardır,” ifadesinin bu hikâyede de yer alması oldukça anlamlıdır -ve bunun nedenini sorgulamak yerine gösterdiği yönü ve sonucunu gözetmek ve anlamaya çalışmak belki de daha doğrudur.

Evet, karşımızda gizemli şekilde yıllardır sadece tek bir sembolü sürekli çizen genç bir kadın ve bilinen insanlık tarihini yerinden oynatan Göbeklitepe’de açığa çıkan bir sembol vardır. Artık su üstüne (su, bilinçdışı sembolüdür; suyun üstüne çıkmak “bilince gelmek” anlamında kullanılır) çıkan bu sembolün sarsacağı hayatlar da vardır elbette.

Bu kısımda atlanmaması gerektiğini düşündüğüm diğer bir önemli önemli psişik anlatımsa Erhan ve Erhan’ın rolü. Erhan, hikâyedeki “arkeolog”, yani benim deyimimle “kazıcı”dır. O, hikâyedeki animuslardan biridir, Atiye’nin animusudur. Animusun diğer bir görevi ise gerçeği ortaya çıkarmaktır. Olumlu ve sağlıklı bir animus, ayırt edici özelliğini de kullanarak gerçek olana ulaşmaya odaklanır. Bu, bir analist gibi çalışmaya benzer: Jung analizi sürecini “psişenin derinliklerini kazmak” olarak nitelendiririz, ya da “arkeolojik kazı” olarak. Burada Erhan’ın olumlu bir animus figürü olarak “kazıcı”, yani bir nevi rehber/analist olduğunu düşünüyorum. Atiye kendi görüleriyle delirdiğini düşünmeye başlarken ona inanan, derinleri kazmak için ona güç veren ve yanında olan Erhan’dır. Jung, olumlu animus ile ilgili şöyle der:

“Animus, ruhun rehberidir; bilinç ve bilinçdışı arasında arabulucudur ve bilinçdışının kişileşmesidir… Anima, erkeğin bilincine ilişki ve ilişkinlik kazandırdığı gibi, animus da kadının bilincine muhakeme, düşünüp tartma ve kendini tanıma yeteneği sağlar.”[3]

Atiye’nin belki de karşılaştığı en büyük zorluk, onun için gerçek olan şeylerin etrafındaki insanlarca “normal” sayılmaması ve dolayısıyla da kendini yalnız hissetmesidir. Bu durum, insanın bireyleşme yolculuğunun başlarında deneyimlediği olağan bir süreçtir. Bireyleşme süreci başladığında, sadece bize ait olan, tamamıyla biricik bilinçsiz materyallerle buluşmaya başladıkça sosyal çevreden, etrafımızdaki insanlardan uzaklaşmak, izole olmak ya da diğerlerince anlaşılmamak olası durumlardır. Kimse bizi anlamıyordur; bizim için anlamlı olan şeyler diğerleri tarafından anlaşılmıyor ya da görülmüyordur. Bu durum kişiyi yalnızlığa, hatta depresyona sürükleyebilir. Aslında depresyon bazen, basit şekilde kişi için anlamlı olan şeylerin dış dünya tarafından anlamlı bulunmaması sonucunda kişinin tek başına ve korunmasız hissetmesidir. Oysaki insanı ruhsal olarak doyuma ulaştıran şey, hayat içerisinde anlamlılığıyakalayabilmesidir.Hayatın ya da eylemlerin anlamını yitirmesi, kişiyi büyük bir ıstıraba (depresyona) sürükler. Bu açıdan yaklaştığımızda, bireyleşme süreci dediğimiz şey aslında insanın kendisi için anlamlı olanı bulma sürecidir. Ve bu önemlidir -hatta hayatidir.

Psikolojik olarak değerlendirilebilecek başka bir husus da Atiye’nin gördüğü rüyalardır. Atiye, anne ve anneannesine ait olan ve gerçek hayatta yaşanmış kritik bir olayı -tanık olmamasına rağmen- rüyalarında görmektedir. Bir analist adayı olarak görüşüm, bu durumun, henüz dönüşümünü/iyileşmeyi tamamlayamamış ailevi bir travmanın aile üyelerinden birinde açığa (bilince) çıkarak bu travmanın iyileşmesi için psişik bir ivmelenme oluşudur. Ailede önceki nesillerde bastırılmış, çözülmemiş, yok sayılmış her olay, özellik, kişilik ya da inanç, sonraki nesillerde açığa çıkmaya meyillidir, denebilir -bir nevi mirastır. Bunun nedeni ise, psişenin bütünlenme çabasıdır: Ayrışan, gölgeye atılan, bilinçten düşen her ne varsa yeniden bilince gelmelidir. Psişik bütünlük bunu gerektirir.

Atiye’nin gördüğü rüyadan uyandığıyla telefonuna gelen mesajı görmesi ve Göbeklitepe’ye apar topar gitmeye karar vermesi, bireyleşme sürecinin en önemli dönüm noktalarından birini temsil ediyor, diyebiliriz. Sabah olduğunda kardeşi Cansu’nun onu durdurma çabalarının karşısında sembolü göstererek şöyle dediğini duyarız:

“Bunu görünce ne oldu biliyor musun? Hayatımda hiçbir şey beni bu kadar rahatlatmamıştı.”

Bu rahatlama, Atiye’nin çizdiği bu sembolün içindeki psişik enerjiyle buluştuğu andır. Kişinin anlam arayışından söz etmiştik… işte bu, sembolün anlamlılığına delalettir. Bir nevi iç huzuru söz konusudur ve bunun nedeni ise içeride bir yerlerde bir “buluşma” gerçekleşmiş olmasıdır. Bilinçsiz olan (farkında olmadığı/bilmediği) enerji su yüzüne çıkmış ve bilince gelerek anlam kazanmıştır. Ve Atiye’nin artık bildiği tek şey vardır ve bunu şöyle ifade eder:

“Oraya gitmem lazım. Onu görmem lazım.”

Ve yolculuğun ilk kısmı başlar… ki bu yolculuk, ruhun bütünlük arayışıdır.

Atiye, yolculuğunda kendine inanan insanlara ihtiyaç duyacaktır. Bireyleşme sürecinde bu çok önemlidir. Bilinçli şekilde başlatılan bireyleşme sürecini destekleyen yöntemlerden biri olan Jung analizinde analist tam olarak bunu yapar. Analistin amacı kişiye ruhsal rehberlik etmek değil, sürecine tanık olmak ve olanı kişiyle birlikte “görmek”tir. Tek başımıza ilerlemek zorunda olduğumuz bu süreçte aslında bize kendimizden başka kimsenin yardımı dokunmaz -içinde bulunduğumuz, tek kişilik bir teknedir. Bu süreçte insanlar sadece bize tanıklık edebilir ve bu yeterlidir. Bize tanıklık edilmesi ve görülmemiz, kendimizle bağlantımızı güçlü tutmamıza yardımcı olur -fakat bu tanıklık ve görülmek tamamıyla yargısız, nötr ve kalbî merakla dolu olmalıdır. Böyle bir tanıklık, kişiye güç verir. Aksi halde kişi ya karşısındakilerce manipüle edilerek yolundan sapar ya da sürecine inanılmadığı için kendine olan inancını ve güvenini yitirir. Atiye’nin hikâyesinde, en başta olmasa da kısa sürede (Atiye’nin gördüğü mor taşlarla dolu mağara ve yıldız dövmeli kızın resmi kazılmış mağarayı Atiye onları gördükten hemen sonra keşfetmesi) Atiye’ye inanan Erhan’ın (olumlu animus) varlığı hikâyenin gidişatında çok önemli rol oynar. Atiye’nin yolculuğunun devamı bir yerde Erhan’a bağlıdır, yani Atiye’nin animusuna.

Atiye, Erhan’a, “Bu his şimdiye kadar hiç hissetmediğim kadar güçlü bir şey,” ifadesinde bulunur.

Sembol, psişik enerjinin hareketlenmesine neden olur -ve psişik bir doğum gerçekleşeceğinde, bu doğumu kolaylaştırıcı bir sembol kendiliğinden ortaya çıkar. Bu ortaya çıkış dış dünyada da gerçekleşebilir rüyalarda da. Rüyalar, bilinçdışından doğan saf anlatımlardır ve kişinin bireyleşmesine destek olmak için kişiyi yönlendirirler. Kişinin kendi bireyliğini kazanması için yapması gereken ne varsa rüyaları ona anlatır. Rüyalar, kişinin kendi gölgeleriyle, anima ya da animusla yüzleşmesini sağlar. Bilinçsiz olduğumuz her ne varsa hepsi rüyalarda önümüze çıkar. Bazen de bireyleşmek için tamamlanması gereken, dönüşmesi/tamamlanması gereken hikayelere ışık tutar… Atiye’nin kâbusları da bu tamamlanma arayışına yöneliktir. Bu tamamlanış, Atiye için yeni bir psişik doğumu işaret etmektedir. Bu doğum, aslında bilinçdışının derinliklerinde hüküm süren bir arketipin (tanrının) yukarı çıkma çabası olarak görülebilir. Ben bu hikâyedeki kolektif-kişisel arasındaki bağlantıya yer verilerek sunulan “sembol” anlatımını, Jung’un Benlik arketipinin hayata gelme çabası olarak görüyorum. Jung der ki, bilinçdışı, semboller aracılığıyla ifade bulur ve Benlik dediğimiz şey tüm psişenin merkezinde yer alır -ve toplamıdır da. “Benlik kavramını insan bütününü, bilinç ve bilinçdışı gerçekliklerinin toplamını tanımlamak üzere seçtim,” derken bu arketipin (Benlik’in) kapsamından söz eder. O’nun ucu bucağı yoktur -sınırsızdır- ve akılla kavranamaz. Ve hikâyeye geri döndüğümüzde, Atiye’nin ve tüm insanlık tarihinin “altını üstüne getirecek” nitelikteki bu gücün Benlik’ten geldiğini düşünüyorum… Yani Tanrı imgesinden. Bu arketip (Benlik) öyle kavranamaz fakat öylesine sarsıcı bir güçtür ki, insanın tüm kaderi, eylemleri, yapılanması onun gücüyle şekillenir. Egonun (ben) Benlik (the Self) karşısındaki konumu, etkinliğin karşısında edilgenliğin; öznenin karşısında nesnenin konumu gibidir. Zira Benlik’ten doğan belirlemeler egoyu kavrar ve şekillendirir.[4]

Bilinçdışına ait olan bir enerjinin bilince çıkması (ör. sembol olarak) güçlü bir psişik deprem oluşturur ve çoğunlukla zaman, mekân ve algı kayması meydana getirir. Bunun nedeni, bilinçdışında zaman-mekân kavramının işlevsel olmaması, hatta var olmamasıdır. Bilince ait olmayan alanda, yani bilinçdışında, bildiğimiz lineer zaman (Kronolojik -yani “Chronos”a ait) işlemez. Onun yerine döngüsel zaman (Kairos) işler. Hikâyede de bilinçdışı ögelere çokça rastlarız ve bunlardan zamana ait olanlarsa aslında ölmüş olan Seher’in (teyzenin) ortaya çıkması, Zühre’nin öldükten sonra Atiye’ye görünebilmesi ve Nazım Bey’in (Erhan’ın babası) Cansu’nun ölüm tarihini bilmesidir. Kısacası bilinçdışına adım attığında kişi bildiğimiz zaman algısından çıkar.

Atiye hikâyenin içerisinde iki defa mağaraya çağırılmaktadır. Her ikisinde de yol göstericisi “yıldız dövmeli kız”dır. İlk mağaraya inişi, gizemli olana temas ettiği yerdir ve yolculuğun ikinci etabı burada tetiklenir. O vakte dek sadece rüyalar ve görüler olarak bilince yükselen her şey gerçek olmaya başlamıştır ve bu süreci tetikleyen de o semboldür.

Birinci bölümün sonunda büyük bir kırılma noktası yaşanır: Atiye’nin nevrotik bir sürece girdiğini görürüz. Çünkü gördüğü ve duyduğu hiçbir şey başkaları tarafından görülmez ve duyulmaz -kimse onu ciddiye almamaktadır. Atiye, çareyi tablolarını (yani sembolü) yok etmekte arar. Onlardan kurtularak bu saçmalıktan (!) da kurtulacaktır. Ve hemen ardından Ozan’ın evlilik teklifi hiç de anlamsız değildir. Atiye seçim yapmalıdır: Diğerlerinin hayatını mı yoksa kendi hayatını mı seçecektir? Evlilik teklifine evet demesinin ardından zilin çalması ve Erhan’ın kapıda belirerek Atiye’nin mağarada gördüğü mor taşların ve yıldız dövmeli kızın gerçek olduğunu söylemesi ise başka bir kırılma noktasını yaratır. Bu nokta önemlidir çünkü Atiye artık şununla karşı karşıyadır: Gördükleri gerçektir. Peki şimdi bununla ne yapacaktır?

Bu soru kolay bir soru değildir ve bence akılla verilebilecek bir yanıtı da yoktur. Atiye bir eşikte durmaktadır ve bu eşik, ruhunun eşiği gibidir. Diğerlerinin isteklerine evet demek ve kendini yok saymak onu muhtemelen daha büyük bir psişik bölünmeye yönlendirecektir. Sembolün peşinden giderek kendi bütünlüğünü bulmaya çalışmak ise bildiği hayatına hayır demektir. Böyle yol ayrımlarında psişe (hatta psişeyi yöneten Benlik) her zaman kişiyi doğru seçime yönlendirmek için harekete geçer… rüyalar ya da dış dünyadaki olaylar (kazalar, ölümler, felaketler ya da büyük hayati değişimler) aracılığıyla. Görünmeyen bilinçdışı enerji, bilincin farkına varabilmesi için abartılı bir hal alır. Bunu kabuslar, vizyonlar ya da olağandışı ifadeler ve olaylar aracılığıyla yapar. Atiye’nin, sembolü ortadan kaldırıp, evlenip normal hayatına geri dönmek için adım atmasıyla birlikte Erhan’ın sunduğu gerçekle karşı karşıya kalması hikâyeyi başka bir boyuta taşıyacaktır. Fakat Atiye ne olduğunu hala anlayamaz (ya da huzur/uyum sağlamak adına diğer gerçekliği bilinçsizce yadsır) ve normal hayatına devam etmeye çalışarak düğünü organize etmeye koyulur.

Psişe, regulatif, yani düzenleyici ve dengeleyicidir. Tek-yönlü ilerlemenin insanın bütünlüğüne zarar vereceğini bildiği için kişiyi her zaman gerçekle yüzleştirir -rüyalar ya da bilinçli dünyadaki olaylar aracılığıyla. Atiye, hiçbir şey olmamış gibi normal hayatına geri dönmeye çalışınca psişe ona bir sürpriz hazırlar… hem de düğün organizasyonunun tam ortasında.

Atiye, kendine ait cesediyle yüzleşir ve bu karşılaşma onda psikolojik bir kırılmaya neden olur: şok geçirir. Bunun nedeni, ortaya çıkan olgunun ego tarafından kabul edilememesidir. Ego tarafından anlamlandırılamayan bilgi ya da materyal kişinin tarafından genelde yeniden bastırılır. Fakat egoya baş edemeyeceği kadar güçlü bir bilinçdışı malzeme sunulursa ve ego bu malzemeyle baş edemezse bir nevi kısa devre yaşanabilir ve kişi şoka girebilir. Bu da aslında psişik bütünlüğün korunması için gereklidir ve aslında psişenin regulatif bir tavrı olabilir. Atiye kendi ölüsünü bir tabut içerisinde canlışekilde gördüğünde çığlıklarla tepki gösterir, konuşamaz ve en sonunda kendinden geçer. Ego, kolektif bilince uyum sağlamaya çalışan bir mekanizmadır ve her şeyi normalleştirmeye ve olağanlaştırmaya çalışır. Olağan dışı bir durum karşısında ise panik olabilir, hatta psikoz yaşanabilir. Psikoz, Jung Psikolojisi’nde önemli ve değerli bir semptom olarak ele alınır. Jungiyen bir yaklaşımla şu sorular sorulabilir: Bu atak ne amaçla yaşanmıştır? Psişe, psikoz aracılığıyla ne söylemeye çalışmaktadır?

Bilinçdışında önemli ve güçlü bir enerjinin (materyalin) görüler, rüyalar ya da sanrılar aracılığıyla serbest kalması insan bilincini zorlamakla birlikte kişinin bireyleşme süreci için gerekli ve güçlü bir oluşumu işaret ediyor olabilir.

Bu karşılaşma, Atiye’nin büyük bir paradoksal eşikte durduğu anda gelmiştir. Evlenip düzenli ve normal bir hayat kurmak mı yoksa çocukluğundan beri onu takip eden bir hikâyenin, kendi hikâyesinin peşinden gitmek mi?

Bu paradoks aslında hepimizin karşılaştığı fakat çoğunlukla kendi hikâyemizi es geçtiğimiz için paradoks olmaktansa tek taraflı bir yolculuk haline dönüşen bir yol ayrımıdır. İnsan, kendi hikâyesiyle diğerlerinin ondan beklentileriyle şekillenen hikâyeyi çoğunlukla ayırt edemez. Bunun en önemli nedeni bence kendi hikâyemizi işaret eden sembolü ya da sembolleri algılayamamamızdır. Biz sembollerimizi gözden kaçırırız ve sonuç olarak da toplum bize neyi veriyorsa onunla yetiniriz. Amaç, kesinlikle toplumdan kaçış olmamalıdır -fakat kişinin biricik varlığını gerçekleştirememesi kişiyi hayat boyu ıstıraba yönlendirecektir. Atiye’nin hikâyesi de işte bu yol ayrımını çok iyi bir şekilde anlatır. Hatta Atiye’nin içindeki karmaşaya en iyi tanık olduğumuz sahne, akşam evinin kapısında Erhan ile yaptığı diyalogda saklıdır:

Atiye, “Benim akli dengem yerinde değil. Ben artık yokum bu işte,” der. Erhan ise, “Pes ediyorsun,” diye karşılık verir. “Hayatıma dönüyorum,” cevabını alır Atiye’den. Erhan, “Belli ki hayatını alt üst etmek istemiyorsun,” dediğinde onaylayan Atiye’ye, “Nereden biliyorsun hayatının altının üstünden daha iyi olmadığını” diye bitirir konuşmayı Erhan, Şems-i Tebrizi’den alıntıyla. Bu, önemli bir anekdottur ve animustan, yani Erhan’dan gelmesi de oldukça anlamlıdır. Erhan bir şeyler sezmektedir ve sezgileri onu bir arayışa sürükler. Durumu analiz ederken aynı zamanda da gördüğü resmin parçalarını birleştirmeye çalışmaktadır. Bu, önemli bir logos özelliktir. Kendi sezgilerini bastırmaması ve yargıdan muaf, merakla arayışa çıkması, bilgi avlaması, kazması ve ortaya çıkardıklarını birleştirme çabası animusa (ve logosa) ait olumlu ifadelerdir. Erhan, Atiye’yi de bu yolculuğa çağırır. Çünkü anlamlı bir şeyler hissetmektedir ve ne olduğunun bilincinde olmasa da doğru bildiği şeyi yapar: Atiye’yi terk etmez ve onunla bağlantısını korur. Babasının defterinin ortaya çıkması ve Göbeklitepe ve Atiye arasındaki bir bağlantıya ışık tutan notlar nedeniyle ilk başta oldukça bencilce bir eylem gibi görünen bu bağlantıyı koruma çabası, aslında görünmeyen (bilinçsiz) alanda başka anlamlar içermektedir. Kader ağlarını çoktan örmüştür ve Atiye ile Erhan bu ağın içerisinde ilerlemektedirler, o kadar. Ören Hoca’nın Erhan’ın babasının defterini yıllar sonra çıkarması (başka bir senkronizasyon) ise kayda değer başka bir anlatımdır. Erhan’ın daha önce neden bu defteri kendisine vermediğini sorduğunda Ören Hoca’nın şöyle dediğini duyarız: “Her sır açığa çıkmak için çağrısını bekler.” Sır ya da gizem, bilinçdışına ait, henüz görülmeyen ve karanlıkta olandır. Bilinçdışı materyalin ya da enerjinin (psişik enerji) ne zaman ne şekilde ve neden ortaya çıktığını akılla kavramak mümkün değildir. Einstein’ın görelilik kuramını neden 1905’te bulduğu sorusunun cevabını veremeyiz. Bu sorunun cevabı tamamıyla bilinçdışı bir alana aittir ve bilinçle asla kavranamaz. Teoriler üretebiliriz fakat kesin bir açıklamaya asla ulaşamayız. Bu sorunun cevabını veremeyeceğimiz gibi, Atiye’nin hikâyesindeki sembolün neden şimdi açığa çıktığını da açıklamamız mümkün değildir.

Şimdi biraz da Ozan’dan, yani Atiye’nin diğer animus imgesinden bahsedelim.

Ozan, ilk başta her ne kadar Mavi Sakalı andırsa da aslında değildir. O, tam bir puerdir ve babasının (Serdar Bey) piyonudur. Bu hikâyedeki Mavi Sakal, Ozan’ın babasıdır. Serdar Bey’in mitolojideki karşılığı Satürn olabilir ancak, yani oğullarını yiyen otoriter ve kontrolcü baba figürü[5]. Ozan, sorunlu bir çocukluk geçirmiş, annesiz (eros olmadan) büyümüş ve nasıl ilişki kurulacağını bilmeyen bir erkektir. O, çocuk kalmış bir erkektir ve bu açıdan puer aeternus[6] arketipini çağrıştırır. Olumsuz ya da gölge puer erkek “babasının oğlu” olarak yetişir ve bunun nedeni de kendi kişiliğini bulamamış, kişiliğinin yerinde kocaman bir boşluk taşıyor olmasıdır. Bu boşluğu baba figürü doldurur ve oğlan büyüdükçe babasının kuklası ya da piyonu haline gelir. İçlerindeki boşluğun bilincinde olmayan erkekleri manipüle ve kontrol etmek çok kolaydır. Bu erkekler kolayca manipüle olabildikleri gibi istediklerini elde edebilmek için insanları ve durumları kendilerince manipüle edebileceklerini, hatta etmeleri gerektiğini düşünürler. Fakat bunu manipülasyon değil, “istediğini alma” ya da “istediğinin peşinden gitme” olarak görürler ve bunun da güçlü bir yanları olduğunu düşünerek kendileriyle övünürler. Aslında olan, bu erkeğin çocukluk yıllarında tohumu ekilmiş olan güvensizlik duygusunu bir daha yaşamamak için hayatı ve etrafındakileri istediği gibi yönetmeye çalışmasıdır. Eğer işler istediği gibi gitmezse istediği şeyi (kadını, işi, hayatı) kaybetmemek ya da elde etmek için yalan söyler (ya da hiçbir şey söylemez) veya tehdit eder -hatta öldürür. Ozan, pek çok şeyi mutlu olmak adına yok saymış bir erkektir. O, Atiye’nin onu altı senedir hiç sevmemiş olduğunu, babasının oyunlarını ve Cansu’nun ona olan aşkını fark etmemiştir. Atiye’nin hastaneye kaldırılmasıyla konulan “paranoid şizofreni” teşhisinin ardından dahi “Bugün hemen başlayacaksın ilaçlara ve her şey çözülecek,” gibi çocukça ve oldukça yüzeysel, empatiden yoksun bir çözümle gelebilmiştir. Onun tek isteği Atiye’yi kaybetmemektir ve Atiye’nin hayatı ve kim olduğu Ozan’ın umurunda değildir.

YAŞLI BİLGE ve ANİMUS İLE YOLCULUK

İkinci bölümün sonunda Atiye’nin “tuhaf kadın”ı çizmeye başlaması, psişik sürecin desteklenmesi için önemli bir eylemdir. Rüya imgelerinin, anlatımlarının ya da görülerin resmedilmesi, o imgelerin (ya da sembollerin) ortaya çıkarmaya çalıştığı enerjiyle ya da anlamla bağlantı kurmamıza yardımcı olur. Aynı, sembolü çizerek sembolün enerjisinin bilince taşınmış olması gibi, gördüğü kadını çizmesi de benzer şekilde sembol/imge içeriğinin bilince taşınmasını sağlar. Bu, Göbeklitepe’deki sembolün ya da tuhaf kadının gerçek hayatta ortaya çıkmasının nedeni Atiye’nin onları resmetmesidir, demek değildir. Fakat psişenin dinamikleri göz önünde bulundurulduğunda aksi de iddia edilemez.

“Tuhaf kadın”ın, Atiye’nin anneannesi ve isminin de Zühre olduğunu öğrenmesi gizemin bir kat derinliğine inmemizi sağlar. Erhan’ın Zühre’yi bulması ve Atiye’nin Zühre ile buluşması, Atiye’nin kendi özüne bağlanacak yolculuğu gösterir. Erhan, “kazıcı animus” olarak görevini yine yapmıştır. Fakat asıl karar Atiye’ye aittir ve seçimini yapar: O, düğünü (toplumun beklentilerini) bırakarak Zühre ve Erhan’la (Yaşlı Bilge ve Animus ile) Nemrut’a yola çıkar. Bu süre zarfında başka bir sembol daha eklenmiştir: Zühre ve sekiz köşeli yıldız sembolleri hikâye içerisinde bir araya gelmektedir. Yıldız, rüyalarda Benlik imgesi olarak ele alınır -Benlik’e giden yolu gösterendir. Hikâyede Zühre Hanım da Erhan ve Atiye’ye yol gösterir -fakat bir yere kadar. Bir yerden sonra yol tek başına yürünmelidir.

Hikâye ilerledikçe Atiye’nin animus imgelerinden sadece Erhan’ın kazıcı olmadığını anlarız. Atiye’nin babası da “kazıcı animus”tur. O, eski bir polistir ve yıllar boyunca gerçeğin peşinde koşmuştur. Fakat gerçeği ararken aynı zamanda da kendi gölgesine yenik düşmüştür ve çok büyük bir gerçeği ört bas etmiştir. Evet, haklı sebepleri vardır: Ailesini ve kendisini korumak. Fakat kendi ihtiyaçları uğruna başka bir ailenin parçalanmasına göz yummuştur. Atiye’nin, babasından hem olumlu hem de olumsuz animus özellikleri aldığını düşünüyorum: Detayları görme, fark etme, takip etme ve birleştirme; başka ihtiyaçlarını karşılamak uğruna kendi gerçekliğini ve dışarıdaki gerçekleri ört bas etme ve yok sayma. Kadının kendi ihtiyaçlarına karşı tutumu ya da ihtiyaçlarıyla ilişkisini belirleyen Animus’tur. Animus katı, yargılayıcı ve çıkarcıysa kadın da özellikle kendi duygu ve ihtiyaçlarına karşı aynı tutumu sergiler. Atiye’nin kendi hislerine karşı duyarsızlığı ve “hayatına geri dönmek” istemesi gayet doğal. Ön plana çıkan üç farklı animus imgesine baktığımızda üçünün de gerçeklikten ya da hislerinden kopuk olduğunu görürüz: Baba, Erhan ve Ozan. Baba, kendi duyguları (animası) içerisinde kaybolmaya meyillidir ve bir merkez bulmakta zorlanır; Erhan şimdiye dek hiç kimseye kendini açamamıştır (kendisine bile!) ve suçluluk duygusuyla kendini cezalandırmaktadır; Ozan ise her şeyi kontrol ederek mutlu olacağını düşünmektedir ve arzu ve hırsla aşkı ve sevgiyi birbirine karıştırmıştır. Animus, kadının iç dünyasıdır ve kadının seçtiği erkekler, birlikte büyüdüğü erkekler bize o kadının kendisiyle ilgili çok bilgi verir.

Nemrut’ta bizi başka ve çok derin bir serüven bekler. Öncelikle “dağ” sembolüne bakalım. Dağ, peygamberlerin Tanrı’ya ulaşmak için tırmandığı yerdir. Genellikle bir mağara imgesiyle birleşir ve inisiye olacak olan ya da içsel dönüşüme girecek olan kişi bu mağarada yeteri kadar uzun süre geçirmek zorundadır. Dağ, insanın Tanrı (Benlik) ile buluştuğu, Tanrı’ya en yakın olduğu yerdir.

Nemrut’ta hikâye bir değişime uğrar: Atiye tek başına kalır. Sabahın ilk ışıklarıyla Zühre’nin başlattığı ritüel, Atiye’nin en karanlık geceye adım atışını sembolize eder. Taşların birbirine vurulması, “spirit”lerin, yani evrenin ruhlarının ya da psişeye ve bilinçdışına ait arketiplerin uyandırılmasıdır. Burada Atiye’nin, “Ne yapıyorsun?” sorusuna karşılık Zühre’nin “Ben bir şey yapmıyorum ama sen kendi yolculuğunu başlatıyorsun,” ifadesi gerçekten çok güçlüdür. Bireyleşme süreci, kişinin kendisi tarafından başlatılır. Hiç kimse -Yaşlı Bilge dahil- bu yolculuğun başlatıcısı olamaz. Kişi, özgürce seçmelidir bu yolculuğu. Yaşlı Bilge, yolu gösterir -Atiye ise yolu yürüyecek olan kişinin kendisidir. Bu, şu demektir: Bireyleşme yolculuğunu başlatmak, eylem ve sorumluluk gerektirir. Bu sorumluluğu ise sadece kişinin kendisi alabilir -ve kişinin yolculuğu gerçekleştirmekten başka şansıysa yoktur.Bu yolculuğu yine bir ölüm başlatır: Anneannenin (Yaşlı Bilge) ölümüyle (dönüşümüyle) süreç tetiklenir ve süreç, Atiye’yi aşağı indirecektir, yani bilinçdışının derinliklerine. Çünkü kişinin gerçekliği ile buluşması, yani Benlik ile teması ancak ve ancak bilinçdışının en derin kısımlarıyla temas etmesiyle mümkündür. Benlik, kişinin ruhsal (psişik) bütünlüğünü ister, gölgelerini ve karanlığını yadsımamasını ister, kendisiyle yüzleşmesini ister, kendini olduğu gibi kabul edebilmesini ve gerçeklerini görebilmesini ister.

AŞAĞIYA İNİŞ

Yıldız dövmeli kız, Zühre’nin ölümüyle birlikte belirir ve Atiye’yi mağaraya yönlendirir. Gerçekten kim olduğumuzla yüzleşme zamanı geldiğinde bir rehber çıka gelir ve bizi karanlık diyara doğru götürür… kendi karanlığımıza. Atiye’nin mağaraya girmesiyle birlikte dikkat çekici bir şey olur: mağaranın girişi kapanır. Bu kapanış önemli bir anlatımdır ve gereklidir.

Atiye’deki mağara sürecini içe dönüşü sembolize eden analiz sürecine benzetiyorum. Analiz (ya da terapi) sürecine başladığımızda alanın “kapalı” olmasına dikkat ederiz. Örneğin Jung analizinde çoğunlukla rüyalarla çalışılır ve analisan (analysand: yani analiz gören kişi) rüyalarını sadece analiste anlatır. Bu, alanın güvenliği açısından önemlidir. Süreç, psişik bir süreçtir ve dışarıya kapalı tutulmalıdır. Analiz sürecinde rüyalarınızı herkesle paylaşmazsınız ve sembollerinizi sadece analistinizle paylaşırsınız çünkü bu süreç tam anlamıyla bir simya sürecine benzetilir ve analiz alanı ise tam anlamıyla bir “vessel” olarak görülür, yani çanak ya da kazan. Eğer kazanın içerisindeki materyali dışarı çıkarırsanız ya da eksik koyarsanız (siz rüyalarınızı dışarıda paylaştıkça) simya süreci gerektiği gibi gerçekleşemez, rüya sembollerinin enerjisi dağılır, denir. Bu süreçte kişi tek başına olmalıdır, aynı Atiye gibi. Hikâyedeki mağara süreci anlatımına baktığımızda analiz sürecine benzer bir süreci görürüz. Kişi, aşağıya inerken dünyadan izole olmak zorundadır -çünkü kendi gerçekliğiyle yüzleşmek ancak bu şekilde mümkündür. Dışarısı ile bağlantı kesilmelidir ve bu kesilme gerçekleştiğindeyse dış dünya sizi göremez olacaktır.

Atiye bazı imgeler aracılığıyla “daha derine” yönlendirilir: Kırmızı bir yılan, bir arı ve bir kadın (ki bu kadının bir nevi “spirit” olduğunu söyleyebiliriz) tarafından. Analiz sürecinde analistin yaptığını bu hikâyede mağaradaki beyaz kıyafetli genç kadın yapar. Atiye’ye, yüzleşmesi gereken yerleri açar ve onun kendi sürecini yaşamasına izin verir. Bununla birlikte, Atiye’ye kendi içindeki gücü de hatırlatan yine bu beyaz kıyafetli kadındır. Bu “rehber” diyebileceğimiz kadın imgesi bazen bir analist ya da terapist, bazen de rüyada ya da gerçek hayatta görülen bir imge/kişi olabilir. Kişi kendi bilinçdışında daha derinlere, aşağıya inmeye cesaret ettiğinde bu rehberin kendiliğinden ortaya çıkması beklenir.

Atiye mağarada ilerlerken farklı duygular gözümüze çarpar: Çaresizlik, korku, karamsarlık, pişmanlık ve umutsuzluk gibi. Bu duygular kişiyi daha da derine çeker ve kendisiyle ve etrafıyla bağlantısını koparabilir. Yoğun duygular kişide netlik kaybına neden olabilir. Bu süreç, simyâdaki melanosise denk gelir, yani kararma sürecine. Ve bu, gereklidir. Şeyler netleşmeden önce bulanıklaşır ve etraf sislenir -belirsizlik hâkim olur. Eğer kişi bu belirsizliğe dayanabilirse güneş yeniden yükselecektir.

Atiye kendi gerçekliğine doğru yolculuk yaparken dışarıda da bir şeyler olmaya devam eder:

Erhan, olanlar karşısında güçsüz kalmış ama inancını kaybetmemektedir. O, anlamlı bulduğu şey için mücadele eder ve artık bu şey, babasının ona miras olarak bıraktığı şeyi aşmıştır. O, Atiye’ye duyduğu sevgiyle yüzleşir ve anlamı onda bulmaya başlar. “Bunların hepsinin bir anlamı vardır”, Erhan için. Her ne kadar olumsuz animusumuz, Ozan, Erhan’ı tutuklatmak için çalışsa ve başarılı olsa da Erhan sezgileriyle hareket eder. Erhan, Atiye’nin arkasından kapanan mağara girişini fark eder fakat onu kimse dinlemez. O, “gören” animustur fakat yeterince güç kazanamamıştır henüz -çünkü Atiye henüz kendi gücünü kazanamamıştır. Kadın, kendi gerçekliğiyle ve karanlığıyla yüzleşmediği sürece animus da güçlenemez. Masallarda (ör. Vasilissa ya da Mavi Sakal’da), kadın kendi gücünü eline almadığı, yani ego-bilinci güçlenmediği sürece prens, kral ya da erkek kardeşler (yani animus) kadını kurtarmak için çıka gelmez. Bu, kadının psişik dinamiklerine dair çok önemli ve kritik bir anlatımdır.

Hikâyede başka önemli bir nokta ise Atiye’yi mağaradan çıkaranın Erhan olmamasıdır. Bu gerçekten de önemlidir.Kadını o mağaradan, karanlıktan çıkaracak tek şey, yeteri kadar uzun süre orada kalabilmesi ve kendi gölgeleriyle yüzleşebilmesidir.

Dışarıda ola gelen olaylardan dikkatimi çeken diğer anlatımlardan bir diğeri ise diğer aile üyelerinde açığa çıkan yüzleşmeler. Dışarıda ve içerideki yüzleşmeler eş zamanlı gerçekleşir. Atiye kendi gölgeleriyle (annesi, kardeşi ve Ozan’la) yüzleşirken annesi kendi annesiyle (Zühre) ve kendi kızını (Atiye’yi) sevemediğiyle, onu istemediğiyle yüzleşir ve yas duygularını ve üzüntüsünü, acısını hissetmeye başlar. Cansu’nun Ozan ile yüzleşmesi ve kendi içindeki gücü bulmaya başlaması ise başka bir etkileşimdir. Aileden bir kişi kendi bireyleşme sürecini başlattığında bu, etrafındaki herkesi etkilemeye başlar ve özellikle yakınlarını da benzer bir sürece girmeye yönlendirir. Fakat bu, kendiliğinden olmalıdır. Hiç kimse bir diğerini bireyleşmeyi başlatması için zorlayamaz -ama diğerinin bireyleşme sürecinin başlamasına da engel olamaz. Bir kişinin bu yolculuğa başlaması, kolektifi etkiler.

Atiye’ye geri dönersek…

Mağaradaki yolculuğun beraberinde getirdiği yüzleşmeler oldukça kolektif ve ortaktır. İlk yüzleşme anneyledir. Bu, “anne kompleksi”ne dokunuştur. Atiye, annesi tarafından sevilmediği gerçeğiyle yüzleşir ve büyük bir acı duymaya başlar. Kadının (ve erkeğin de) kendi annesi tarafından hayatının belli dönemlerinde sevilmediğiyle yüzleşmesi zorunludur. Hiçbir anne evladını sürekli ve %100 sevemez. Bir noktada evladı, annenin içindeki yaralara dokunur ve anne tetiklenir ve evladından bir anlığına dahi olsa nefret duyabilir. Bu çok normal ve olağandır -olmalıdır da. Bu, anne arketipinin karanlık yanıdır, yani “Üvey Anne” arketipidir. Masallar bize bu arketiple ilgili çok malzeme verirler. Bunun bir nedeni vardır: Anne hem yapıcıdır hem yıkıcı, hem sevgi doludur hem de nefret. Çocuk bunu anlamaz fakat yetişkinliğe adım atabilmenin tek yolu, Anne’nin aydınlık ve karanlık yanını kabul edebilmektir. Aksi halde çocuk, anneye bağımlı kalır: Her zaman sadece iyilik ve sevgi ister.Fakat hayat her zaman iyilik ve sevgi getirmeyecektir. Çocuğun, Anne’nin her iki yanını da kucaklayabilmesi onu hayat içerisinde özgürleştirir -ve en önemlisi de kendisine şefkat duymasına aracı olur. Çünkü en başta kendisi kendisine sevgi duyamamaktadır. Kişinin kendini sevmesinin yolu, Anne arketipinin iki yönünü kabul edebilmesiyle başlar.Bu sayede suçluluk duymaktan özgürleşir -çünkü doğal olanda (psişede) hem karanlık vardır hem aydınlık.

İkinci yüzleşme, Atiye’nin Ozan ile ilk cinsel birlikteliğine ışık tutar. Kendi rızası dışında ve zorlanarak girdiği ilk cinsel deneyiminin aslında bir tecavüz olduğunu görürüz. Fakat burada asıl konu, Atiye’nin bu duruma verdiği tepkidir: Tepkisiz kalmıştır. Atiye, olanın üzerinde durmamış, hatta bu adamla 6 sene birlikteliğini korumuştur. Bu, bize Atiye’nin kendine olan sevgi ve saygısının seviyesini gösterir. Bu sahnenin, bir önceki yüzleşmeden hemen sonra gelmesi anlamlıdır aslında. Çünkü anneden sevgi alamayan bir kadın kendini sevmeyi bilmez. Haliyle de kendisini sevmeyen erkekler seçmeye meyleder. “Kendini sevmeyi bilmeyen başkasını nasıl sevebilir?” der rehber kadın. Doğrudur. Ayrıca, kendini sevmeyi bilmeyen, kendini sevebilecek bir erkeği nasıl seçebilir? Bunun için ilk önce kendisinin nasıl sevilmediğini ve kendisini nasıl sevemediğini görmeli, bu gerçekle yüzleşmeli, göz yaşı dökmeli ve acısını hissetmelidir kadın. Ve bu hiç de kısa zaman almayabilir. Bazen, sevgisiz büyüdüğümüz gerçeğiyle yüzleşmemizden doğan acıyı yıllar, hatta hayat boyu çekmemiz gerekir. Fakat bu acı gereklidir… ruhun özgürleşebilmesi için.

Bu, çağımızın epidemik durumudur ve bu nedenle de hikâyenin bu kısmını ayrıca dikkat çekici buluyorum. Konu, sadece kendini sevmemek de değildir. Aynı zamanda da kadın kendine, duygularına karşı duyarsızlık geliştirmeye meyleder. Çünkü kadın, annesinden erosyetisini alır, yani bağlantı ve ilişki kurma yetisini. Eros, kadının kendisiyle bağlantı kurmasını sağlayan yetidir ve kadının kendi içinde, bilinçdışında ne olduğuna dair fikir sahibi olabilmesi için gereken bağlantı gücünü getirir. Olumsuz anne kompleksine sahip bir kadın kendi duygularına ve bedenindeki hislere karşı duyarsızlık geliştirir. Haliyle de kadın kendi varlığını yok sayar.

Üçüncü ve son yüzleşme Cansu (gölge) iledir. “Ölsün o!” dediği kardeşine ne kadar öfke ve nefret dolu olduğunu görmesi, Atiye için kilit bir noktadır. Hikâyenin sonuna doğru bu ifadenin Atiye’nin gerçekliğini yarattığına ve gölgesinin, yani Cansu’nun ölümüne neden olduğunu da görürüz. Bu anlatımın bireyleşme sürecinde nasıl yer aldığına biraz sonra değineceğim.

Yüzleşmeleri noktalayan cümle, rehber kadından gelecektir: “Kendini olduğun gibi kucakladığında karanlıktan çıkarsın.”

Kendini olduğun gibi kucaklamak nedir, peki? Psikolojik olarak baktığımızda bu, bilinçdışında bulunan dinamikleri, karakterleri, materyalleri görmek ve onların benim birer parçam olduğunu gerçekten kabul edebilmektir. Ve sadece fark etmek yetmez -Gerçekten sevgisiz biri olduğumu, gerçekten katil potansiyelim olduğunu, tecavüz edebilme potansiyelim olduğunu gerçekten kabul edebilmektir. Ve bunlar olduğunda -yani kişisel bilinçdışındaki tüm materyalle gerçekten yüzleşebildiğimizde kolektif bilinçdışına ulaşırız. Bu buluşma, Atiye’nin hikâyesindeki mağara anlatımında ataların mezarlarıyla karşılaşması şeklinde betimlenmiş. Atiye, kral mezarlarına ulaştığında Zühre’nin “Başardın Atiye!” dediğini duyarız… ve ekler: “Uykuya geri dönme…”, yani bilincini yitirme.

Atiye’nin ata mezarlarıyla buluşması ile onu arayanların Atiye’ye ulaşmak için dinamitleri patlatması bir olur. Atiye artık kolektif bilince, yani dünyaya geri dönmelidir. Çünkü kolektif bilinçdışından (ataların mezarlarından) sonrası sadece ölümdür -yani derin bilinçdışıdır- ve orada bildiğimiz hayat yoktur. Oysaki Atiye’nin hayatı yeni başlıyordur. O, kolektif alana geri dönmeli ve dünyada çalışmaya devam etmelidir. Bu noktada oldukça sembolik bir sahne görürüz: Atiye, cenin pozisyonunda topraktan yer yüzüne, yani bilince yükselir -ve onunla ilk buluşanlar Erhan (animus) ve Cansu (gölge)’dur. Bu sahne bana kadının kendi animusu ve gölgesiyle sevgi dolu buluşmasını hatırlatıyor. Bu, kadının yeniden doğuşudur. Bu, gerçek reenkarnasyondur. Ve bu yeniden doğuş gerçekleştiğiyle birlikte Benlik, yeniden doğuşu anlatan başka iki sembol daha sunar bilince: Şahmeran ve spiral. Bu iki sembolün hikâye içerisindeki ifadelerini sonraki sezonda inceleyeceğim, acele davranmak istemiyorum. Şimdilik bu yeni iki sembolün, Atiye’nin Benlik’i tarafından sunulan, bireyleşmesindeki önemli diğer iki sembol olduğunu söylemekle kalalım.

Hikâyenin ilerleyişindeki diğer birkaç önemli psikolojik çözülümün de bireyleşme sürecinde oldukça önemli olduğunu düşünüyorum: Atiye (bilinç/Eros) ile Erhan’ın (Animus) yakınlaşması, Cansu’nun ölümü ve annenin (Serap) gerçeği kabul etmesi ile birlikte Atiye’yle buluşması.

Atiye, Erhan’ın kendi travmasından doğan sevilmeye ve sevmeye mesafeli tavrını aşarak ona ulaşır. “Sevgi, yaşanır,” der Atiye Erhan’a. Aslında Atiye, düşünme/analiz/çözüm/ayrıştırma odaklı animusuna der bunu. O, erkeğe sevgiyi hatırlatır. Bu, kadının bireyleşmesinde kendi animusuna temas etmesine karşılık gelir. Animus, kadının erosu sayesinde sevmeyi öğrenmeye başlar.

Cansu’nun ölümü gereklidir. Hikâyelerdeki önemli psişik anlatımlardan biri de eğer kişinin kendisi yaşamak istiyorsa, gölgenin ölmesi gerektiğidir… aynı Dr. Jekyll ve Mr. Hyde hikâyesinde olduğu gibi. Gölge, bilince çıktığında aslında ölür. Burada gölgenin ölmesi, kişinin kendi gölgesiyle yüzleştiği anlamına gelir. Yani gölge artık gölge olmaktan çıkmış, bilince gelmiştir. Eğer gölge, gölge olarak kalırsa güç kazanmaya devam eder ve yıkıcı hale gelir -o zaman da kişiyi (egoyu) yok etmeye başlar. Bu nedenle psişik olarak gölgenin dönüşümü ve entegrasyonu zaruridir.

Serap’ın (anne), Atiye’yi kendi kız kardeşini öldürmesinden sorumlu tutarak onu ruh ve sinir hastalıklarının hapishane kısmına gönderilmesi için yaptığı ihbar, kendisi için daha derin bir yüzleşme ve bilinçlenmeyi tetikleyen etkili bir sarsılmayı doğurur. Bu sarsılma onun gerçek olanı görmesini ve Atiye’ye ulaşmasını sağlar. Bu anlatımı, aynı bir rüyaya baktığım gibi ele alacağım. Hikâyede anne hem Atiye’nin anne kompleksini hem de gölgesini sembolize eder (hem cins her zaman gölgelerimizi yansıtır). Serap’ın kendi annesinin ve kızının gerçekliklerini kabul edebilmesi aynı zamanda da Atiye’nin kendi gücünü kazanmasına paralel olarak gelişen bir “gölgenin bilinçlenmesi ve bilince taşınması” olarak görülebilir. Kadın, bilinçli ego gelişimi sağladıkça, psişesindeki her unsur da bu gelişime destek olmak için çabalar. Yani, egonun bilinçli çabasını gören psişe, bilinçdışındaki karanlık materyali daha çok çıkarmaya başlar. Çünkü kişi, bu karanlık materyalle çalışmaya artık hazırdır. Anne ile Atiye’nin buluşması, Atiye’nin özgürleşmesinde çok önemli bir dönüm noktası. Ve daha da önemli bir anekdot: Beyaz kıyafetli kadının Atiye’ye yeniden görünmesi ve “Ruhunun yaraları iyileşmeye başladığında yolunu bulacaksın,” ifadesi… Kadının anne ile buluşması ve anneyi affetmesi -ki bunu psikolojik olarak şöyle görebiliriz: “anne arketipi ile yüzleşmesi ve anne arketipinin iyi ve kötü yanlarını kabul edebilmesi”- kadının özgürleşmesini ve kendi yolunu çizebilmesini sağlayan başlıca etkenlerden birisidir.

Atiye özgürleşirken başka bir cephede, fakat yine Atiye’nin psişesi ile bağlantılı olan ve onun alanına hizmet edecek şekilde başka bir gelişme olur. Ozan, aynı annesi gibi kendini asarak ölmek ister. Fakat düzenek kopar ve üzerine düştüğü zeminin aşağısında bulduğu gizli bir oda ona kendisiyle ve yaşamıyla ilgili başka gerçekleri gösterir. Rüyalarda gizli ya da evlerin/binaların yeraltı odaları bize psişenin en derinlerinde saklı kalan gerçekleri anlatır. Burada da aynı şey çıkar karşımıza. Ozan, o zamana dek bilincinde olmadıklarıyla karşılaşır ve hikâyenin başından beri olumsuz gibi görünen bir animusun dönüşümüne tanık oluruz. Animus önce büyük bir şok ve yıkımla karşılaşır. Babasının herkesin arkasından çevirdiği işler ve Ozan’ın hayatını nasıl yönettiğiyle yüzleşmesi, animusun bilinçlenmesini sağlayacaktır. İnandığı, güvendiği, bildiği her şey alt üst olmuştur ve bu iyidir. Göremediği her şeyi görmeye başlayan animusun gözlerinin önündeki sis perdesi kalktığında artık “doğru olan”ı yapmaya doğru bir dönüşüm yaşama şansı olur. Burada, daha derin bir psikolojik yapılanma görürüz: Animus’un baba kompleksi sonucu nasıl travmatize olduğuna ve kadını nasıl ele geçirmeye meyilli bir yaratığa dönüştüğünün hikâyesidir aslında Ozan. Ve belki de daha da önemli bir detay, Ozan’ın babası Serdar’ın yaptıklarının açığa çıkarılması, iki animusun iş birliği ile gerçekleşir: Ozan ve Atiye’nin babası.

Hikâye, Atiye’nin Cansu ile buluşması ile son bulur (şimdilik). Bu buluşma, kadının kendi gölgesini entegre etmesine denk gelebilir… yani tam anlamıyla onu kucaklaması ve kendi içindeki Cansu ile buluşması. Bu gerçekleştiğinde, kadının bir sonraki macerası, yani bireyleşme sürecinin bir sonraki adımı için yeni sembolüyle buluşacaktır: Spiral.

 

Didem Çivici Copyright ©2019
Yazar & Eğitmen & Beslenme ve Diyet Terapisi Uzmanı
Writer & Instructor & Master in Nutrition and Diet Therapy (specialized in Anorexia Nervosa and Candidiasis)

 

 

[1]Abdülkerim Bahadır, “Jung ve Din”.

[2]C. G. Jung, “Feminen”, 131.

[3]C. G. Jung, “Feminen”, 188.

[4]Abdülkerim Bahadır’ın “Jung ve Din” kitabından alıntıyla (ben-ego; kendilik-Benlik olarak değiştirilmiştir) – Jung, “Das Wandlungsymbol in der Messe”, 274-275.

[5]Senex

[6]Puer

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s