ERKEĞE AĞIT: ERİL POTANSİYELLERİN KAYBI

“Bizim neslimiz Büyük Depresyon ya da Büyük Savaş’ı yaşamadı. Bizim savaşımız ruhsal bir savaş. Bizim depresyonumuz kendi hayatlarımız.”

(Tyler Durden) Chuck Palahniuk, Dövüş Kulübü

Modern insan, belki de dünya tarihinin en paradoksal sürecini yaşıyor: Bir yanda savaş ve açlık, diğer yanda önüne geçilemeyen bir tüketim; bir yanda çok gelişmiş teknolojik bir altyapı, diğer yanda ise insanın en temel ihtiyaçlarını dahi sağlayamayan bir düzen; bir yanda ilişkilerin ve evliliğin yüceleştirildiği bir yaşam tarzı, diğer yanda “takılma” kültürü ile yozlaşan kalpler. Çoğu insanın tatmin olmadığı, aradığı iç huzuru bulamadığı hayatlar yaşadığını söylemek için âlim olmaya ya da bir kamuoyu araştırması yapmaya dahi gerek yok. Sosyal medya ya da televizyonda birkaç dakika gezinmeniz size bu gözlemi yapabilmeniz için yeterli bilgiyi sağlayacaktır.

Açıkçası bu yazımda toplum psikolojisini tartışmak gibi bir amacım yok. Toplumun birey psikolojisi üzerindeki etkilerini ve bireyin de toplum psikolojisi üzerindeki etkilerini inceleyen pek çok kaynak bulunabilir ve dediğim gibi amacım bunu burada tekrarlamak değil. Yeni bir makale dizisi yaratmayı umduğum konu her ne kadar birey-toplum psikolojisini içerse de merak ve araştırma alanım olmalarından mütevellit, konuyu biraz daha daraltmaya çalışarak çeperi erkek (animus) psikolojisinde ve erkeğin içsel zenginliğini keşfetmesinin önemi ve yollarında kısıtlamaya çalışacağım. Bu, yıllardır odaklandığım “kadın psikolojisi” alanından farklı bir yere doğru evrilecektir fakat yolculuğumun en başından bu yana her daim ifade ettiğim tezimi hatırlatarak başlamayı önemli buluyorum:

Erkek ya da kadın fark etmez. İhtiyacımız olan en temel özellik “yang” yani eril özün canlandırılmasıdır. Erkekte “Logos” kadında ise “Animus” olarak ifade bulan eril öz tüm varoluşun “kâse”sidir. Bu kâse sağlam bir şekilde oluşturulmadıkça ne toplum ne de birey içerisinde dişil olana/kadına hak ettiği yer sunulamaz. Dişil olanı canlandırmak için öncelikle sağlıklı eril özü hayata geri getirmek zorundayız.

Benim için çok önemli olan bu savı da ifade ettikten sonra şunu da eklemeliyim: Fikrim o ki erkekler için açmaya niyet ettiğim arketipsel psikolojik alan sadece erkekleri değil kadınları da yakından ilgilendiriyor. Zira eril arketipler kadının “animus arketipleri”dir. Yani bir kadın da içinde bu dört eril arketipi barındırır, aynı erkeğin de kadının dört arketipini kendi animasında barındırdığı gibi. Bu nedenle de son olarak şu hatırlatmanın da oldukça yerinde olacağını düşünüyorum:

Tüm varlıklar yin ve yang özlerden oluşur, yani dişil ve eril. Bu nedenle de kadının kendi eril özünü, erkeğin de kendi dişil özünü tanıması yerinde olacaktır.

Erkeğe Ne Oldu?

8000 yıl önce yerleşik düzene geçilmesiyle birlikte ele geçirme, sahiplenme, tekeline alma güdülerini öne çıkararak işgalci ve hakimiyete yönelik bir hayat düzenini getiren patriark (ataerkil) düzen özellikle de son 2000 yıldır dünya üzerinde gittikçe daha da güçlendi. Fakat sorun patriark düşünce ya da düzende değil, bu düşüncenin arkasındaki “güç kompleksi”ndeydi. Bu noktada altını çizmek istediğim bir konu varsa o da hâkim olan bu yeni düzenden önce varlığını sürdüren matriark (anaerkil) düzenin de çok sağlıklı olmayışıdır. Marion Woodman kitaplarında özellikle bu konuya her fırsatta dikkat çeker: Matriark ve patriark toplumların ortak bir sorunu vardı, o da güç savaşıydı. Her ikisine de baktığımızda oldukça güçlü gölgeleri olduğunu görebiliyoruz: Kadının erkeği yermesi ve kadını tanrısallaştırması; erkeğin kadını yermesi ve erkeği tanrısallaştırması. Kısacası tanrıçalar ve tanrılar kültleri arasına sıkışan ve olgunlaşamayan topluluklar. Woodman içinde bulunduğumuz yüzyılın bu iki uç anlayışın değişmeye başladığı ve en sonunda olgun ve gelişmiş eril ve dişil enerjilerin dünya üzerinde görülmeye başladığını anlatıyor. Bu konuyu başka bir makalede daha derinlikli bir şekilde ifade etmek için bir kenara koyarak asıl konuma geri dönmek istiyorum. “Güç kompleksi” insan psikolojisinde oldukça etkili bir konu ve şu anda içinde yaşadığımı global kültürün temelini oluşturmakta. Fakat bu kültürün ve bu kompleksin dünyaya, doğaya ve insana faydadan çok zarar getirdiğini görmemek için kör olmak gerekir diye düşünüyorum. Her ne kadar olan her şeyin çok güçlü ve bilge bir şekilde hayra ve gelişime hizmet ettiğini düşünen bir yanım olsa da ortada çok da sağlıklı olmayan bir durum olduğunu ifade etmekten kendimi alı koyamam.

Bu konuda daha nitelikli, güvenli ve kapsamlı şekilde ilerlemek için özellikle iki kaynağın yardımına başvuracağım: Robert Moore ve Douglas Gillette’in “King, Warrior, Magician, Lover” kitabı ile Robert Bly’ın “Iron John” kitabı. Bu kitaplar eril özün hakkaniyeti ve temel sorunları ile ilgili belki de dile getirilmiş olan en gerçekçi ve dürüst iki kitap diye düşünüyorum. Velhasıl, bu iki kitabın da ışığında yürürken aynı zamanda da kendi animusumun liderliğinde kendime has ifadelerimi ve görülerimi dile getirmeye çalışacağım.

Moore, ataerkil (patriark) kültürü gelişmemiş, olgunlaşmamış eril olarak tasvir eder ve hakiki eril özün gölgesini yansıttığını dile getirir. Bu ne demektir? Benim ifadelerimle ataerkil kültür sağlıksız erilin dışa vurumudur: İşgalci, kendi doğrularından başkasını kabul etmeyen, tüketici, özgürlüğe takıntılı, bencil, gereksiz şekilde saldırgan, empatiden yoksun ve sadece hükmetmeye odaklı bir ifade. Moore, patrirark toplumların erkeklerden değil “oğlan çocukları”ndan oluştuklarını ve bu oğlanların ise aslında korkuyla hareket ettiklerini söyler. “Oğlan çocukları kadınlardan korkar. Onlar gerçek erkeklerden de korkarlar.”[1] Buradan yola çıkarak çağımız erkeklerinin anne ve baba kompleksleri arasında sıkışıp kalmış oğlan çocukları olduklarını söylemek sanırım ki çok acımasız ya da yersiz bir yorum olmayacaktır. Bu, çağımız kadını için de aynıdır: Kadın sandığımız pek çok kişi aslında kız çocuğu olarak anne ve baba kompleksleri arasında sıkışıp kalmış bir yaşam sürdürmektedir.

Kısmî ve yüzeysel de olsa tanıyı koyduğumuza göre buradan yola çıkarak bu tanı ya da sorunun dışa vurumunu daha net görebileceğimizi sanıyorum. Burada şunu da ifade etmeliyim ki, amacım sorunları analiz edip kapaklarını açık bırakmak değil. Bununla beraber, hayata bakış açımın bana sunduğu ışıkta kendime şunu hatırlatıyorum: “Sorunun olduğu yerde henüz keşfedemediğim armağanlar yatar.” Yolculuğun içerisinde dikkatli ve kapsayıcı şekilde ilerlemeyi niyet ediyorum.

Ataerkil toplumların oğlan çocuklarında rastlayabileceğimiz pek çok özellik sağlıksız erilin özellikleridir. Bu eril özellikleri önümüzdeki makalelerde 4 ana eril arketip başlığı altında toparlayarak ifade edeceğim. Fakat giriş mahiyetinde yazdığım bu makalede Robert Moore’un da altını çizdiği çok önemli bir hususa daha değinmek istiyorum. Moore, günümüz ataerkil kültürünün ya da erkeğinin sorununun feminist bakış açısına sahip çoğu kişinin savunduğu üzere “dişil ile bağlantının olmaması” ya da “eril enerjinin fazla olması” olmadığını, aksine, gerçek eril enerjiden yoksunluk olduğunu ifade ediyor. Bilgim, deneyimim ve sezilerim ışığında bu ifadeye tüm varlığımla katılıyorum. Başta da dile getirdiğim gibi sorun sağlıklı eril öz ile sağlıklı bir iletişim kurmamamızdır. Maalesef geçtiğimiz son yüzyıl içerisinde ataerkil kültürün karşısında duran, onun zıttı olduğunu düşünen ama bence ondan çok farklı olmayan başka bir yıkıcı zihniyet türedi, ki bununla ilgili duygu ve düşüncelerimi her fırsatta dile getiriyorum, yazıyorum. Ataerkil kültür ile empati kuramayan ve onun yaralarını görerek şefkat duyamayan, aksine onu yargılayan ve karşısında durarak ona direnen bir zihniyet sadece ataerkil zihniyete projeksiyon uygulamış olur ve gücünü ona vererek aslında kendi gölgesini beslemeye devam eder. Şahsen feminist duruş ile (aslında sadece feminist değil, her türlü “ist” duruş ile) ataerkil düşünce yapısı arasında fark göremiyorum. Bu konuyu tekrardan daha da derinleştirmekten kaçınarak (zira pek çok defa yazdım ve bu ifadelerimi önceki makalelerde ya da kitabımda bulabilirsiniz) yeniden “ihtiyaç daha az eril enerji değil, aslında daha çok ve hakiki eril enerjidir” diyerek devam etmek istiyorum. Fakat asıl sorun şu ki bizler kadınlar ve erkekler olarak hakiki ve sağlıklı eril öze dair gerçek bilgiye sahip değiliz. En azından önümüzde bize lider olabilecek, yol gösterebilecek sağlıklı eril örnekler yok. Oysaki sağlıklı erili yeniden dünyaya ve hayatlarımıza getirebilmek için her birimiz O’nunla tanışmak, O’nu tanımak zorundayız. Dişil Olan’ı onurlandırmak ve yaşatmak, korumak ve kollamak, ihtiyacı olan alanı sunmak için gerçek eril özle buluşmak zorundayız.

Erkekler ve kadınlar olarak sağlıklı özlerimizi canlandırmaya ihtiyacımız var. Aksi halde sadece ihtiyaçlarımızı keşfederek, ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz düzenler ve hayatlar kurarak sadece günü kurtarır, derinliklerin gizem ve güzelliklerini göz ardı etmiş oluruz. Sadece duygu ve ihtiyaçlarımızı, bedenlerimizin dinamiklerini, hatta sadece kendi sorunlarımızı tanımaktan öte varoluşumuzun en hakiki bilgilerine, en derin potansiyellerimize ulaşabildiğimizde içsel huzurumuzu bulabileceğimizi ve peşinde koştuğumuz mutluluk ya da barışın hayatlarımıza kendiliğinden geleceğini düşünüyorum. Bunun içinse kişisel tarihimizin ötesine dek uzanan arketipsel, yani kolektif ilginin açığa çıkarılarak en kök hikayelerimizin canlandırılmasının gerekli olduğunu savunuyorum. Jung, bu bilgiye “kolektif bilinçdışı” diyerek insan psişesinin (ruhunun) derinliklerine dair uçsuz bucaksız bir yolculuğun mümkün olabileceğini açıklamıştı. Fakat bu yolculuk her kişi için biricik ve ne kadar süreceğini kestirmek neredeyse imkânsız. Bununla birlikte, Jung’un yolundan yürüyen Robert Bly ve Robert Moore’a göre bu yolculuk gerekli. Ve bu yolculuk, biz bilincinde olsak da olmasak da içimizde hüküm süren ana karakterlerin (arketiplerin) hayatımızı yönlendirmesiyle zaten ilerliyor. Tabi ki bilincinde olmak ya da olmamak arasında büyük bir fark var. Bu fark ise pek çok kadim kültür tarafından biliniyordu ve bu arketiplerin güçlerinden yararlanmak kişinin ve toplumun ruhsal ve bireysel yolculukları için çok önemseniyordu. Fakat ataerkil yapıyla birlikte git gide bu farkındalıktan uzaklaşmaya başladık. Anaerkil toplumlarda da ataerkil toplumlarda da bu arketipler farklı şekillerde putlaştırıldı ve bu putlaştırma insanın kendi kalbindeki has güçlerini dışarıya, tanrılara ya da liderlere bilinçsizce yansıtarak (projekte ederek) kendi gücünü kaybetmesine neden oldu. Gözlemim o ki, son yüzyıl içerisinde farklı bir şey oluyor: İlk defa arketipler bilinçli şekilde ele alınıyor. Jung’un insanlığa en büyük armağanının da bu olduğunu düşünüyorum: Bilinçsiz olanın bilince sunulmasının öneminin farkına varmak. Bu sayede kendi potansiyellerini keşfetmek, kendi armağanlarınla buluşmak ve gücünün farkında olarak seçim yapabilmek mümkün olabiliyor diye düşünüyorum. Bu sayede “sağlıklı” eril ve dişil özlerin canlandırılması mümkün olabiliyor…

Son olarak… Bu makale ile başlayan yeni yolculuğun yapı taşı “Sağlıklı Eril” ve “Eril Gücün Keşfi” olacaktır. Bunun içinse içerideki Kral’ı, Savaçı’yı, Aşığı ve Sihirbaz’ı tanımaya başlayacağız… gölgeleri ve armağanlarıyla birlikte.

Didem Çivici – Copyright ©2018

[1]Robert Moore, Douglas Gillette – “King, Warrior, Magician, Lover”; sf. 17.

ERKEĞE AĞIT: ERİL POTANSİYELLERİN KAYBI” üzerine 2 yorum

  1. Eril arketipleri kral, savaşçı, aşık, sihirbaz olarak tek tek ele aldığın yazılarına buradan ulaşamadım, kaldırdın mı ben mi bulamadım?

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s