CORONA’NIN DERİN PSİKOLOJİSİ

Öncelikle belirtmeliyim: Bu makalede ifade edeceklerim bilimsel bir iddia içermemektedir. Haftalardır hissettiğim, gözlemlediğim ve bizzat deneyimlediğim her şeyi damıttıktan sonra ortaya çıkan bir özüttür sadece. Tamamıyla kişisel, belki de kolektiftir.

Niyetim, günler içerisinde dünyanın dört bir yanına yayılan corona virüsünün ve bu virüsün biz insanlar üzerinde yarattığı etkinin inceliklerine (ve görünmeyen dünyasına) dokunmak. Bunu, ne corona virüsüyle ilgili yapılan araştırmaları tekrardan sunarak (bu işi WHO ve uzmanlara bırakalım lütfen!) ne de pek çok ruh bilimcisinin (psikolog ve psikiyatrların) koyduğu tanıları tekrarlayarak yapacağım. Konuyu, çalışma ve uzmanlaşma alanım olmasından mütevellit, Analitik Psikoloji (Jungiyen Psikoloji ya da Derinlik Psikolojisi) yaklaşımı ile değerlendirmek gibi bir isteğim var. Fakat yine de ifade etmeliyim ki yazacaklarımı mümkün olduğunca “bilimsel” ifadelerle bezeyeceğim -zira psikoloji dediğimiz şey, “psişe bilimi”dir- fakat bir “bilim insanı” ya da “uzman” sıfatıyla değil, gözlemci, araştırmacı, deneyleyen ve yaşayan bir insan sıfatıyla yazacağım.

Giriş…

Corona’nın kapımıza dayanması ve “pandemik/pandemi” ilan edilip karantinaların ardı ardına gelmesiyle birlikte oluşan histerik ve nevrotik durumlar artarken, aynı zamanda da bu tutumların karşısında seyreden diğer tutumların artması (“Paniğe gerek yok! Bu sadece grip!” gibi), Jungiyen bakışı benimsemiş bir analist adayı olan bana mükemmel bir analiz konusu sundu diyebilirim. Fakat belirtmeliyim ki, bu konuyu analiz etmeyi tam anlamıyla bilinçli şekilde seçtiğimi düşünmüyorum. Zira bir yandan dalga dalga gelen anksiyete atakları ve son aylarda bu konuya dair gördüğüm birkaç rüyanın pekişmesiyle birlikte “Sanırım bir şeyler yazsam iyi olacak,” demeye başladım. Tabi sadece bununla da kalmadı, yaklaşık bir haftadır beni terk etmeyen boğaz enfeksiyonu ve aklımı sürekli meşgul eden birkaç soru da “Acaba şu anda ifade bulmak isteyen şey ne?” sorusunu beraberinde getirdi. Sonuç olarak bu makaleyi yazmaya karar verdim.

Şahsen, Jung’un bize bıraktığı mirastan nemalanmak ve kendi deneyimlerim ve sezgilerim (ve tabi ki bilimsel araştırmalarım) ışığında bu “Corona Virüsü Miti”ni, bir rüyayı nasıl ki her yönüyle derinlemesine ele alıyorsam aynı o şekilde elimde evirip çevirmeye niyet ettim.

Arada bu kadar laf salatası yaptıktan sonra konuma geri döneyim.

  1. Ortaya çıkan nevrotik/histerik durumlar neyi anlatıyor?
  2. Corona virüsü ile karşılaşan insanın psişesinde ve kolektif psişede konstele olan (yani dizilen, uyanan ya da aktif hale geçen) kompleksler neler?
  3. Korku ve paniğin ardındaki arketipler neler ve bu arketiplerin insanların bireyleşmesindeki rolleri neler?
  4. Peki ne yapabiliriz?

Aklımda deli sorular… Burada öylece cevaplarını bulmaya çalışacağım.

  1. Ortaya çıkan nevrotik/histerik durumlar neyi anlatıyor?

“Nevrotiklerin psişik süreçleri normal dediğimiz kişilerden pek az farklıdır
-zaten hangimiz nevrotik olmadığını söyleyebilir ki?”
C.G. Jung (TE VIII, s.667)

“Pandemi” olarak ilan edilen Corona virüsü, dünya üzerinde farklı milletlerden pek çok insanın endişeye kapılmasına, marketlere koşarak stok yapmasına, kendi normallerinin dışında hijyenik önlemler almasına ve hatta bazı kişilerin anksiyete bozuklukları geliştirmelerine ya da mevcut anksiyetenin artmasına neden oluyor. Ortaya çıkan bu tablo, oldukça “normal” sayılmakla birlikte elbette ki önde gelen sağlık uzmanları tarafından ele alınıyor ve özellikle histerik tutumlara ve toplum psikolojisine dair pek çok farklı açıklama yapılıyor. Günlerdir pek çok kaynaktan pek çok farklı ülkenin (halkın, devlet başkanlarının ve sağlık uzmanlarının) bu duruma yaklaşımını gözlemliyorum. Uzmanlar ve devlet yöneticilerine dair iki uç duruş gözüme çarpıyor: “Paniğe gerek yok fakat ciddi önlemlerin alınması şart,” diyen bir kesim ve “Paniğe gerek yok, ellerinizi yıkayıp bağışıklığınızı güçlendirip hayatınızı yaşamaya devam edin,” diyen diğer kesim. Bir de tabi ki bu iki görüşün arasında sıkışmış olan “halk” var. Örneğin bizim ülkemizde, bazıları “Biz Türk’üz bize bir şey olmaz!” diyerek genlerine güvenirken (ki bu bir yerde güçlü bir psişik koruma kalkanı olabilir gerçekten de J), hiçbir şey yokmuş gibi hayatına devam edenler de var. Bazılarıysa evham seviyesini arttırarak gerekli (ve gereksiz) güvenlik önlemlerini almaya yöneliyor. Genel izlenimim o ki, durumla başa çıkmak için çeşitli düşünceler ve duygular üretiyoruz, yani duruma “reaksiyon” gösteriyoruz -ki bu reaksiyonlar, egomuzun savunma mekanizması olarak geliştirdiği üç işlevde kökleniyor: bastırma, inkâr, yansıtma. Örneğin, durumun ciddiyetini yok sayarak bastırıyor olabilir, “Biz Türk’üz bize bir şey olmaz!” diyerek inkâr ediyor olabilir ve evham seviyemizi üst seviyeye taşıyarak da yansıtıyor olabiliriz. Burada en anlaşılmazı “yansıtma” olabilir, açıklayayım: Aslında kendi psişemizde bizi tehdit eden bir durumu dışarıdaki bir duruma (burada Corona virüsü) yansıtarak dışarıda bir “düşman” ilan ediyoruz ve içeriye bakma zorunluluğundan kurtuluyoruz (buna ayrıca değineceğim).

Yansıtma ya da projeksiyon, oldukça heyecan verici bir konudur fakat burada özellikle kitlesel histerinin ya da nevrozun aslında ne anlatmaya çabaladığına ulaşmak için birkaç kulaç atma ihtiyacındayım. Bu kulaçlarımdan birini de yaşanan nevrotik tutuma karşı bakış açımızı az biraz eleştirerek ya da etraflıca tartışarak yapmak istiyorum.

Bizler, psikiyatrik, yani psişenin tamamıyla ‘bilimsel’ ve hatta ‘nörolojik’ şekilde ele alınması gerektiği yaklaşımını (Freud sağ olsun!) benimsemiş bir insanlık olarak şu anki toplumsal histeri durumuna eğer bir “hastalık” olarak bakarsak bence kolektif bir gelişim fırsatını elimizin tersiyle (yine!) itmiş olacağız. Zaten kendi içinde eksik ve yetersiz, hatta anormal hisseden kişileri bir de psikiyatrik tanılarla etiketlediğimizde (ki bunu şu anda tüm topluma yapıyoruz) elimize ne geçecek gerçekten merak ediyorum. Jung şöyle der: “İnsan ruhu ne psikiyatrik ne fizyolojik ne de biyolojik bir problemdir, psikolojik bir meseledir o. Ruh, kendine has kanunlarıyla başlı başına bir sahadır. Ruhun özü, bilimin başka sahalarının prensiplerinden çıkarılamaz, yoksa psişik olanın kendine has tabiatına tecavüz edilmiş olur. Bu ne beyinle ne hormonlarla ne de bilinen içgüdülerden biriyle teşhis edilebilir. Bunun iyi veya kötü, nevi şahsına münhasır bir fenomen olarak görülmesi lazımdır.” (TE VIII, s. 27) Benim bu cümlelerden anladığım, bireyleri genellememektir. Elbette ki psikoterapi içerisinde belli başlı genellemelerimiz olur ve kolektif ölçüyü yadsımayız. Fakat kitle telkinini hiçbir şekilde etkili bulmayan, aksine tehlikeli dahi gören Jung’a tamamıyla katılıyorum. Kaldı ki, amacımız telkinse eğer, televizyonlara çıkıp “Bu, aşırı tepkidir, bir kaygı bozukluğudur,” demeyi hümanist bir yaklaşım olarak göremiyorum. Eğer vicdan sahibi ve insan ruhuna gerçekten destek olmak isteyen terapistler ve analistlersek, ifadelerimizi kırk boğumdan geçirmeden önce kalbimizde bir süre dinlendirmeliyiz diye düşünüyorum.

Jung, nevroz ve histeriyi “sadece hastalık” olarak görmeye meyilli Freudyen yaklaşımı eleştirmekle kalmamış, bu eleştirisini bir adım öteye taşıyarak yeni bir yaklaşım geliştirmişti: Nevroz, psikoz, şizofreni gibi vakalar, kurtulmamız gereken durumlar değil, içeriklerine ve işaret ettiklerine dikkatlice bakılması gereken psişik oluşumlardı. Ayrıca, tüm bu psişik gelişim rahatsızlıkları, “bireyleşme”, yani kendini bulma ya da bütünleşme olarak da bilinen bir sürece hizmet ediyordu -en azından çoğunlukla! Bu nedenle Jung Psikolojisi, insanın psişesinin tüm oluşumlarına (komplekslerine ve arketiplerine) ve bu oluşumlarla etkileşimde olan ve dışarıdan görünen tüm psişik semptomlara (ruhsal ya da bedensel hastalıklara) büyük bir merakla bakmaya çalışır.

Kendi görüşlerimi daha fazla ifade etmeden önce belki de sözü hatırı sayılır bir akademisyen ve bilim insanına bırakmalıyım. Bu sayede, sırtımı yaslayabileceğim sağlam bir ağaç olacağını düşünüyorum.

Psikiyatr, Jungiyen analist ve akademisyen Anthony Stevens, Carl Gustav Jung’un hayatını kaleme alan sayılı insandan biridir. Biyografik incelemesinde şöyle bir bölüme yer verir[1], ki konumuza dair Jungiyen yaklaşımı da mükemmel şekilde özetler:

“Jung’un hastalarına yaklaşımı, her hastasına ‘tıbbi bir model’ uygulayan, ‘yanlış giden’ şeyin ne olduğunu bulabilmek için hastalığın belirtilerine ve göstergelerine odaklanan, teşhis koyan, reçete yazan ve tüm bu süreç boyunca klinik mesafesini ve profesyonel otoritesini koruyan geleneksel psikiyatristten oldukça farklıydı. Jung, hastasına patolojik bir açıdan bakmıyor, sağlıklı olanı bulmak umuduyla ‘doğru giden’ bir şeyler bulmaya çalışıyordu; o, belirtileri inceleyerek sembollere ve anlamlara odaklanıyor, hangi arketipik ihtiyaçların sekteye uğradığını ve giderilmesi gerektiğini saptamaya çalışıyordu.  Bu iki yaklaşım arasındaki temel farklılık şuydu: Psikiyatriste göre hasta bir çeşit hastalığa yakalanmış kurbanken, Jung’a göre bütünleşme yolunda bir adaydı.”

Peki bu yaklaşımı şu anki durumla nasıl ilişkilendireceğiz?

Aslında sorum şu: “Corona virüsünün yol açtığı kolektif duygusal kaosun ya da korkunun asıl anlatmak istediği ne?”

Biliyoruz ki herhangi bir duygu (coşku, sevinç, korku ya da endişe, fark etmez), kompleksler (dolayısıyla arketipler) tetiklendiğinde ya da aktive olduğunda (ki buna Jung, “constellation” demiştir) ortaya çıkar. Yani her duygu bir kompleksle, dolayısıyla da kişisel bilinçdışıyla -ve aynı zamanda da bir arketiple, dolayısıyla da kolektif bilinçdışıyla bağlantılıdır. Eğer dışarıdan alınan bir etki, kompleksimize ait bir konuyla ilgiliyse, duygu üretiriz. Yani her duygu, bir kompleksin aktifleştiğinin belirtisidir.

Şahsen, kolektif nevroz ya da histeri şeklinde açığa çıkan bu korkunun nedenlerine (casuality) bakmak yerine işaret ettiği (finality) yere bakmayı elzem görüyorum. Bu nedenle de yüzeyde görünen toplumsal nedenlerden bir adım öteye geçerek, karanlıkta (yani bilinçdışında) kalan derin psişik unsurlara dokunmaya çalışıyorum. Bu da beni, bu durumun arkasındaki arketipleri (yani kolektif bilinçdışı unsurları) sorgulamaya götürüyor.

Durumun kolektif ölçüsünü bir kenara şimdilik bırakır ve bireye geri dönersem, en önemsediğim ve aynı zamanda da istemeden kişiselleştirdiğim konu şudur: Nevrotik ya da histerik tutum gösteren kişilerin aslında yaşadıkları içsel sürece daha geniş (ve derin!) bir perspektifle bakılması gereklidir.

Bilimsel olmak adına tutunduğumuz yaklaşım ve ölçütler ne yazık ki bizi kısır ve dar açılı bir görüşe sürükleyebilir. Unutmayalım ki, bilim dalları olarak sayabileceğimiz her alan kendi içinde pek çok bilinmeyenle baş etmektedir ve yeni bir buluş ya da tez, bir önceki yaklaşımı çürütmekle kalmaz, aynı zamanda da aslında hiçbir şey bilmediğimizi de kanıtlar. Yine Jung’un şu sözünü hatırlatmalıyım belki de: “…bilimin en zarif nesnesi olan insan ruhu hakkında köklü bir şey bilmekten fersah fersah uzağız. Şimdilik sadece, hiçbir yerde örtüşmeye niyeti olmayan az veya çok inanılır fikirler var elimizde.”

Buradan yola çıkarak, durumu incelemek istediğim şekilde devam etmem için öncelikle psikiyatri ile Jungiyen analizi karşılaştırmam gerekir ve burada kendi durduğum yeri bir cümleyle ifade etmem de yerinde olacaktır: Ruhsuz psikiyatri (evet, “ruhsuz”, yani psişeyi dışarıda bırakan; bu durumda bir de “ruhu olan” psikiyatri var bence :)), insanı parçalara böler, ayrıştırır ve hümanistik ve bütünsel bir kavrayıştan tamamen uzaktır. Oysaki psikiyatrinin gerekliliğini savunan fakat ruhu (psişeyi) yücelten Jungiyen yaklaşım (analiz ya da psikoterapi), bence bize daha kapsamlı bir bakış sunar.

Burada yeniden Stevens’ın yardımını alacağım:

“Psikiyatrik yaklaşımda amaç, (Jungiyen analizde olduğu gibi) bilinçdışına ulaşmak ya da verdiği mesajları almak değil, onu ilaçlarla bastırmak ve uyutmaktır. Psikiyatrinin ilk hedefi destek olmak ve ‘rehabilitasyon’ uygulamaktır -hastanın toplum içine geri dönebilmesi için tabi. Ruhsal bir çöküntünün varoluşsal bir anlamı olduğu ve gelişme adına fırsat yarattığı psikiyatride pek akla getirilmez.

Jung’un tedaviye yaklaşımı da geleneksel psikiyatriden oldukça farklıydı. Psikiyatrinin tutumu ilaç ve destek sağlayarak hastanın sıkıntılarını azaltmaya yönelikken, Jungiyen anlayış, hastayı çektiği acının kaynağıyla yüzleşebilmesi ve bu sayede bilinçdışının iyileştirici güçlerinin harekete geçebilmesi adına bireyin sıkıntısını sahiplenmesi için teşvik ediyordu. Yaşamın temel sorunları insana çok fazla acı verebilir; oysa bu anlarda kişi, kendini anlayabilmek adına düştüğü ikilemler karşısında ‘gözlerinin açılması’nı sağlayacak eşsiz bir fırsat da yakalayabilirdi. Jung, bir hastasıyla ilgili şöyle demişti: ‘Çok şükür ki sonunda nevrotikleşebildi!’ Diğer pek çoğunda olduğu gibi bu vakada da nevroz, hastanın yenilenebilmesi için yaşamında eksik ya da sorunlu olana eğilmesini ve kendini keşfetme yolculuğuna adım atmasını isteyen bir çağrı niteliği taşıyordu.

Genellikle çok fazla hastasıyla ilgilenmek durumunda kalan ve bu yük altında ezilen psikiyatrist, akıl hastalığına alt edilmesi gereken bir düşman (ki ona kendi hastalıklı gölgesini yansıtır) ve sökülüp atılması gereken bir ‘şeytan’ gözüyle bakıyordu. Bir Jungiyen içinse hastalık, yaşamsal arketipik programın nerede sekteye uğradığını göstermeye çalışan bilinçdışıyla kurulan sembolik bir iletişim yoluydu.”

Psikiyatrinin kötü olduğunu ve insanlık dışı bir yöntem olduğunu kesinlikle söylemiyorum (belki de söylüyorum, zira gölgelerim arkada eminim oynaşıyorlar ve ben ne dediğimi bilmiyorum!). Söylemeye çalıştığım şey, corona virüsü nedeniyle panik olan ve nevroza kapılan onca insanı anlamak zorunda olduğumuz. Bu anlayışsa, “Ellerinizi yıkayın, kalabalık yerlerden uzak durun,” ya da “Corona da başka bir virüs işte. Panik yapmaya gerek yok,” diyerek kazanılmaz. Bu ve benzeri ifadeler bana, aslında bireylerin önemsenmediği ve sadece insanların “topluma geri dönebilmesi için” rehabilite edilmeye çalışıldıkları çok sığ bir yaklaşım olarak görünüyor.

Velhasıl, tek taraflı (örneğin, sadece rehabilite etmeye yönelik ya da sadece nörolojik) bakış açımız nedeniyle ortadaki durumun derinlerinde yatan başka şeyleri kaçırıyor olma ihtimalimiz var. İşte beni de en çok heyecanlandıran ve yazmaya teşvik eden konu bu. Görünürde (bilinç düzeyinde) bir virüs dünyayı ele geçiriyor ve toplumlar ayaklanıyor. Fakat aslında gerçekten ne oluyor?

  1. Corona virüsü ile karşılaşan insanın psişesinde ve kolektif psişede konstele olan (yani dizilen, uyanan ya da aktif hale geçen) kompleksler neler?

Günlük hayatımızı etkileyene dek görmemezlikten geldiğimiz ya da bizi ilgilendirmediğini düşündüğümüz için dikkatimizi koymadığımız durumlar bizimle bire bir temas haline geçtiğinde bir şey olur. Dışarıdaki durum artık bizi “etki”lemektedir ve doğal olarak bu etkiye karşı çoğunlukla (bilinçli ya da bilinçsiz) “tepki” gösteririz. Bu tepkinin psikolojideki karşılığı, kompleksin uyanışıdır. Yani, dışarıdan bir etki alırsınız, bu etki eğer sizdeki komplekslerden biriyle ilişkiliyse, kompleksinize “dokunur” ve kompleks tetiklenir. Sonuç olarak, duygu açığa çıkar.

Duygular, insan psikolojisi (özellikle de Jung Psikolojisi yaklaşımında) söz konusu olduğunda büyük önem taşır. Bir duygu oluştuğunda, eğer o duyguyu takip ederseniz sizi kompleksinize, dolayısıyla da bir arketipe ulaştıracaktır. Örneğin, çocuğunuzun sizin istediğiniz şeyi yapmaması ve bunun sonucunda kızmanızı ele alalım. Sizin isteğinizi reddeden çocuğunuz sizin “annelik” ile ilgili bir yerinize dokunur. Bu tetiklenme, sizin otoritenizi (gücünüzü) sarsıcı bir durum ya da sevilip sevilmediğinizle (değerinizle) ilgili bir sorgulama olarak açığa çıkabilir. Kısacası, anneliğiniz (otorite ya da değeriniz) sorgulanmaktadır ve siz kızgınlık duygusuna kapılırsınız. Eğer kızgınlık duygusunu takip edersek ulaşacağımız yer büyük ihtimalle anne kompleksiniz, dolayısıyla da bu kompleksin merkezinde yer alan anne arketipiniz olacaktır. Fakat analiz içerisinde arabamızı doğrudan arketipin üzerine sürmeyiz. Önce kişisel boyutta (kişisel bilinçdışında) neler olduğuna dair bilgi edinmeye bakarız -ki genelde bunu bize kişinin rüyaları ve iç sesleri detaylı şekilde anlatır. Sonuç olarak, basit bir kızgınlık bize kişinin anne kompleksi ile ilgili bilgi verir.

Farkında olmadan, konuyu “Anne kompleksi”ne dair bir örnekle açmış olmam oldukça anlamlı oldu, zira corona virüsünün tetiklediği alan da bence öncelikli olarak anne kompleksi ile ilişkili.

Anlatacaklarımın daha iyi anlaşılması açısından öncelikle “kompleks” ne demek, ona bakalım:

Kompleks, duygu yüklü psişik enerji merkezidir diyebiliriz. Her kompleks, aynı zamanda bir arketipe karşılık gelmektedir ve hem bireyin kişisel deneyimlerini içerir hem de kolektif deneyimleri içerir. Yani, örneğin “anne” dediğimizde aklımıza gelen her şey -ideal anne kavramı da dahil olmak üzere- Anne kompleksini oluşturur. Ayrıyeten eklemekte fayda olabilir: Jungiyen yaklaşıma göre (Freudyen yaklaşımdan farklı olmak üzere) kompleks illa ki patolojik (hastalıklı) bir durum anlamına gelmez. Her bireyin kompleksleri vardır ve bu normaldir.

Şimdi arketip kavramını biraz daha açalım…

Arketipler, kolektif bilinçdışına ait psişik unsurlar olarak bilinirler. “Arketipler, insanın her davranışı, kararı, icadı ve yaratımının arkasındaki psişik güçlerdir”, demek, bence en doğru ve en kapsamlı ifade olacaktır. Bununla birlikte, Jung’un şu ifadelerini de buraya iliştirmek gerekir:

“Tüm motiflerin altında yatan fikirler arketipik karakterde belirgin ifadeler, yani insan ruhunun üzerine inşa edilip detay kazandığı sembolik prototiplerdir. Bu prototipler belirsizdir demeyelim de tarifleri zordur. Fazla dar olan her entelektüel kavrayış bunları kapsamlı varlıklarından eder. Bunlar, netlik beklenecek bilim kavramları değildir.” TE XVI, s. 23 (PSİKOTERAPİ PRATİĞİ)

Jungiyen arketipler en baştan beri Platonik (Platon’cu) “idea” görüşüyle karşılaştırılmıştır ve bu kavrama karşılık geldiği düşünülmüştür. Fakat aslında öyle değildir. Platon’a göre idea, tamamıyla bilişsel (cognitive) bir içeriğe sahipti. Jung’a göre arketipler bilişsel olmak zorunda değillerdir ve aslında çoğunlukla da değillerdir -aksine, hisler, duygular ve mitolojik bir fantezi ile kurgulanmışlardır. Yani bu anlamda Jungiyen arketip, ‘Platonik idea’ya göre çok daha geniş kapsamlı bir kavramdır.

Aslında arketipler kavranamayacak denli geniş, görülemeyen yapılardır ve kendilerini sadece sembollerle ifade ederler. İşin ilginç yanı ise şudur: Arketipler, sadece ve sadece içsel ya da dışsal bir ihtiyaçla uyarıldıklarında/canlandırıldıklarında bir imge (sembol) üretirler! Ve bu imge bir tür düşünce, akım, kriz ya da yüklü bir tür duygu olabilir (ki bu bilgi işimize yarayacak, çünkü arketipler, savaşlar, yıkımlar ya da salgınlar olarak da karşımıza çıkıyorlar!).

Anne kompleksine geri dönelim:

Derinlik Psikolojisi’nde Anne arketipi, madde ile ilişkilendirilir: Doğa Ana, maddenin kaynağıdır. Jung, Anne’nin arketipsel imgelerini şöyle sıralar: kişisel anne, büyük anne, üvey anne, bakıcı, tanrıça… İlişkili olduğu duygu, kavram ve ihtiyaçlar: kurtarılma özlemi, cennet (Cennet annelerin ayaklarının altındadır!), toprak, dünya, orman, doğa, su, madde, yeraltı, ay, bahçe, mağara, ağaç, mutfak, ocak… Psikolojik (ve mitolojik!) anlamda ise, koruyan ve kollayan, besleyen, bereket getiren; dönüşüm alanları, terapi odası, yeniden doğum, bilinmeyen, gizli olan, saklı ve karanlık olan; ölüler dünyası; tüketen, zehirleyen, korku yaratan; kaçınılmaz olan! Bunların hepsi de Anne arketipine ait kavramlardır ve şu anda ola gelen duruma dair bize ip uçları veriyor gibi.

Jungiyen Psikoloji’de en temel yaklaşımlardan biri şudur: (Ego olarak) Reddettiğimiz, görmezden geldiğimiz, gözlerinin içerisine bakmaktan kaçındığımız her şey psişede bir yer bulur. Reddedilen bu içerik bilincin erişemediği bir yerde kümelenir ve biz buraya “bilinçdışı” deriz. Yani bilincin (ışığın) ulaşamadığı yer; bilincin dışı. Fakat egonun (yani bizim) bilmediği bir şey vardır: Görülmek istenmeyen bu içerik asla kaybolmaz, hatta zaman içerisinde kişilik kazanır, ki diğer bir psişik kural da şudur: Bilinçdışında olan HER ŞEY (dış dünyaya) yansıtılır. Eğer “iyi ve yardımsever” bir insan olmaya çalışıyorsak, “kötü ve yıkıcı” karakterimizi bilinçdışına iter, sonra da (dış dünyada) “kötü ve yıkıcı” olarak gördüğümüz insanları yargılar ve suçlarız -çünkü bilinçdışına düşmüş olan bu karakterimizi dış dünyaya yansıtır, yani onu dış dünyada görmeye meylederiz. Şunu dediğinizi duyar gibiyim: “Tamam da bu çok saçma! Dünyada kötü insanlar var!” Evet, haklısınız, var. Fakat bu insanların varlığı, bizim içimizdeki kötücül düşünce ya da olasılıkların varlıklarını yok etmiyor. Dışarıda “düşman” olarak ilan ettiğimiz her şeyin bizim bilinçdışımızda köklendiğini kavrayamadıktan sonra da bir arpa boyu yol gidebileceğimizi düşünmüyorum. İşte bu nedenle bireysel olarak gölgeler ve arketipler (yani bilinçdışı içerik) ile göz göze gelmek ve içe dönük bireyselçalışma yapmak hem kişisel hem de kolektif anlamda önemli ve gerekli.

Peki corona virüsü ile Anne kompleksini nasıl ilişkilendirdim?

Beden, madde, “Anne” ile ilişkilidir: Matter (madde, ing.) = Mater = Mother (Anne, ing.)

Bedensel herhangi bir tehdit, Anne kompleksini tetikler ve yukarıda da belirttiğim gibi Anne arketipi, bilinmeyen, gizli olan, saklı ve karanlık olan; ölüler dünyası; tüketen, zehirleyen, korku yaratan; kaçınılmaz olanile ilgilidir. Görünen o ki, Derinlik Psikolojisi’nde çokça başvurduğumuz, Anne arketipinin karanlık yüzü olan “devouring Mother” (yiyip bitiren Anne) ile karşı karşıya olabiliriz.

“Tüketim toplumu” etiketini gururla sahiplenmiş bir modern topluma aitiz. 20. yüzyıl, bize sadece teknoloji ve sağlık cephelerinde ilerlemeyi getirmedi, aynı zamanda da ihtiyacımızdan fazlasını tüketebileceğimiz bir dünya verdi. İnsan, ne yazık ki biyolojideki “entropi” kanununu yok sayıyormuşçasına yaşamayı seçti. Sanki sürekli tüketsek dahi her şeyin yerine yenisi konacakmışçasına yaşadık. Ve bunu hepimiz yaptık -fakirinden zenginine, yaşlısından gencine, ırk, din ve dil ayrımı yapmaksızın her insan evladı aynı şeyi yaptı. Biz, o ya da bu şekilde aslında tüketmeyi seçtik. Üretmedeki amacımız dahi tüketmekti. Durup dinlenmeden çalışmak, “insanlık adına” sürekli yeni kazanımlar edinmek ve sürekli büyümek için yaşadık. Dedim ya, entopiyi unuttuk. Doğa, sürekli büyümeye izin vermez -denge gereklidir. Doğa, sürekli ilerlemeye (progresyon) ve sürekli gündüze (aydınlığa) da izin vermez -gerileme (regresyon) ve gece (karanlık) gereklidir[2]. Eğer bu kanunu unutursanız, hayat size hatırlatacaktır; psişe size hatırlatacaktır. Kendi içinizdeki seslerinizi yok sayar, uyarılarına kulak tıkarsanız bir yere kadar ilerler, sonra ya depresyona girersiniz ya da bir felaketle karşılaşırsınız. “Siz kendinizi durdurmazsanız hayat sizi durdurur.” Psikolojik çerçevede bakmaya geri dönersek, şahsen bunu şu şekilde ifade ederim: Psişenin dengesini gözetmeyen ego, psişenin bilinçdışı unsurlarınca (arketiplerce) durdurulur. Sizi besleyen doğa, size karşı nefes almaya başlar (ya da egoya öyle görünür!). Sizi besleyen yiyecekler artık sizin için risk taşımaya başlar (ki bunu ego kendi kendine bilinçsizce yapmıştır! Kendi gıdalarımızı zehir kaynaklarına dönüştürmedik mi?). Ego’nun da bir arketip olduğunu ve çok da bilinçli olmadığını unutmamak gerek. Ego, bilinçdışı tarafından yönetilebilir bir oluşumdur. İnsanlık tarihine bakarsak, dinleri ve teknoloji/bilim alanındaki gelişmeleri incelersek şu soruyu sormamız gerekir: Bunca ilerlemeye rağmen insanlık neden bu halde? Bize görünmeyen, anlayamadığımız fakat bizi yöneten bilinçdışı güç ne? Bizi ne bu hale getirdi ve neden?

Bu sorular çok küçük sorular değil, biliyorum. Yanıtlarını da ne benim ne de başka birisinin verebileceğini sanmıyorum. Zira vereceğimiz her yanıt, egonun bir temsili olacaktır ve hakikatin ancak küçük bir kısmına ışık tutabilecektir. Fakat yine de ifade etmeyi seçtim.

Anne’ye geri döneyim…

Anne dediğimiz varlık şefkat, sevgi ve hoşgörü içermez mi? Anne, her daim koruyup kollamaz mı? Anne’nin kötü ve karanlık bir yanı olması nasıl mümkün olabilir?

Tüm masal ve mitolojik hikayeler (ve rüyalar!) bize doğa ve psişik her türlü yapı (arketipler de dahil olmak üzere) ile ilgili şunu söyler:

Her psişik (doğaya ait) öge, ikili doğaya sahiptir. Yani her şey kendi içinde aydınlık ve karanlık bir yan barındırır; yin ve yang unsurlara sahiptir; iyicil ve kötücüldür; gündüz ve gece gibidir.

Anne arketipi de bunun dışında değildir. Anne hem yapıcıdır hem yıkıcı. Yıkıcı olmak zorundadır, aksi halde çocuk gelişemez ve büyüyemez. Örneğin, “iyi” bir anne, zamanı geldiğinde çocuğuyla olan bağını koparmak zorundadır; besleyebileceğinden daha çok doğuran bir anne köpek, çocuklarından bazılarını ölüme terk etmelidir. Doğada (psişede) ölüm, yaşamı destekler; ölüm ve yaşam birbirlerini dengelerler. Doğada (psişede) dengenin kaybolması mümkün değildir. İnsan gözüne bu denge sağlanmıyormuş gibi görülebilir fakat doğa bir yolunu bulur. O, ölümü ve yıkımı getirir; zorluklar üreterek çocuğun gelişimini, büyümesini sağlar. Anne, “kötücül” de olmak zorundadır. Bu sayede psişede “denge” sağlanabilir. Aslında Anne arketipi, diğer tüm arketipler gibi kişinin (ve doğanın) sağlıklı şekilde gelişmesini hedefler. Psişe, her zaman denge arar. Bu nedenle de ne çok fazla aydınlığa (bilinç) ne de çok fazla karanlığa (bilinçdışı) izin vermez.

Corona virüsüne baktığımda gördüğüm bir başka etkin arketip de Baba arketipi elbette.

Baba arketipi eril unsur olarak ele alınır ve akılla, rüzgâr ve havayla, metalle, kılıçla, ayrıştırma ve ayırmayla, sorumluluk ve disiplinle, bilgiyle (logos), tinle (spirit), kötü ruhlarla (demons) ve cinlerle ilişkilidir. Kişisel baba, öğretmen, lider, otoriter kişi, baba arketipini sembolize eder. Baba arketipinin en önemli özelliği olan logos, psişenin hareketli ve dinamik unsurudur. Bu sayede bilgi yayılır, insanların belleğine işler ve eyleme geçirilerek madde dünyasına aktarılır. Eril prensip, yayılmak ve fethetmek ister; nüfuz etmek ve ele geçirmek ister.

Baba arketipine baktığımızdaysa yargıç, otorite ve lider görürüz. Her arketip gibi Baba arketipinin de aydınlık ve gölge tarafları vardır: Öğretici, yol gösterici ve iyi ile kötüyü ayırt edici özelliklerinin yanında cezalandırıcı, işgal edici ve bölerek yok edici özelliklere de sahiptir. Corona virüsünün yayılma hızını ve insan bedeninin sınırlarını işgal edici tavrını düşündüğümde Baba arketipinin gölgesi aklıma geliyor. Ayrıca, “Oğullarını yiyen Satürn (Chronos)” mitini de unutmamak gerek: “Çocuklarının büyümelerini istemeyen baba” sembolizmi gün gibi ortada.

Anne ve Baba arketiplerinin gölge yanlarının kol gezdiği bu günlerde bence bu iki arketipin olumlu özelliklerini de bu kriz içerisinde görebiliriz:

Anne arketipinin olumlu özelliklerinden biri de birleştirici, bir araya getiriciliğidir. Corona virüsü, belki de insanlık tarihinde ilk defa, farklı millet, din ve ırklardan tüm insanları manevi ve maddi olarak bir araya getirdi. İnsanlar, bir amaç uğruna birlikte çalışmaya başladılar: Kurtuluş! Zaten “kurtuluş” imgesi de Anne arketipine ait bir kavramken, insanlığın hem duygusal hem de fiziki olarak birbirlerini desteklemek ve bu illetten kurtulmak için tek yürek hareket etmeleri gerçekten muazzam bir görüntü. Belki oldukça iyi niyetli bir yerden bakacağım fakat durumu arketipsel olarak görmek istiyorum: Karanlığın (insan hayatını tehdit eden bir düşmanın), aydınlığa hizmet ettiğine tanık oluyoruz. Dünyanın diğer ucundaki bir insan dahi -teknolojiye şükürler olsun ki- sizi destekliyor, sizi önemsiyor ve sizin için dua ediyor. İnsanlık, bir bütün olduğunu bir virüs sayesinde hatırlıyor.

Durumun olumluluğu çerçevesinde Baba arketipine ait bir gözlemim de sorumluluk bilincine dair. Yukarıda ifade ettiğim gibi, sorumluluk, eril bir özelliktir ve Baba arketipi ile ilişkilidir. Corona virüsünün bize sorumluluk bilinci getirdiğini sanıyorum ki hayretle izliyoruz. Kendimiz semptomlarını görmüyor dahi olsak, ailemiz ve çevremizdeki risk grubunda olan kişilerin hayatlarını önemsemeye başladık. Sağlık sisteminin olası bir kriz durumunda çökmesini göz önünde bulundurarak evlerimizde kalarak önemlerimizi arttırdık. Ben bu resmi şöyle görüyorum: Baba arketipi, erginleşememiş biz insanlığı, böyle bir virüs aracılığı ile eğitiyor; bize sorumluluk almayı ve kendimizi ve birbirimizi gözetmeyi öğretiyor. Evet, Baba’nın yöntemleri bazen bize cezalandırıcı gelebilir fakat doğaya baktığımızda anne ve baba hayvanlar çocuklarına hiçbir zaman bize “şefkatli ve yumuşak” görünen yöntemlerle öğretmezler hayatı. Kim bilir, belki de insanlık olarak yumuşaklığa fazla alıştık ve en küçük sertliği dahi şiddet olarak görmeye alıştık. Belki de doğaya bakıp, neyin doğal neyin doğal olmadığını bir daha düşünmeliyiz.

İnsanlık her daim sıkıntılı dönemler yaşadı ve yaşayacak. Kişisel ve kolektif boyutta pek çok acıyı her gün deneyimliyoruz -fakat ne yazık ki çoğu acı deneyimini atlattıktan sonra hayat normale dönüyor ve biz hiçbir şey olmamış gibi hayatlarımıza devam ediyoruz. Daha da vahim olanı, “sadece bize görünen” meşgaleler ve olaylarla günlerimizi geçiriyor ve bize dokunmuyor gibi görünen hiçbir dengesizliği gidermek için bir şey yapmıyoruz. Doğa (psişe) her zaman dengeyi arar. Rüyaların, hastalıkların, yıkımların, krizlerin, evliliğin dahi amacı budur. İnsan psişesinde yer alan en güçlü arketip olarak bilinen Benlik arketipi, insanın bütünleşmesini mümkün kılmak ister. İşte tam da bu nedenle, böylesi bir krizin (nevrozun), içimizde görmekten kaçındığımız seslere ve karakterlere -yani bilinçdışına ittiğimiz her şeye- birer birer bakmak ve hem kendimiz hem de insanlık için köklü bir bireyleşme sürecine yol açabilecek bir fırsat olabileceğini düşünüyorum. Arketipler, psişenin motivasyon araçlarıdır. Dengesini yitiren birey, psişesindeki arketiplerin ayaklanmasıyla hayatını sorgular, gözden geçirir ve göremediği, bilincinde olmadığı şeylerle yüzleşebilir. Eğer arketiplerin bize gerçekten ne söylemeye çalıştıklarını duyabilirsek, corona virüsünün yarattığı kriz de dahil olmak üzere diğer pek çok kriz, savaş ve yıkımı yapıcı şekilde kullanabiliriz. Hatırlamakta fayda var:

“Karanlık, aydınlığa yapışarak aydınlığı arttırır.”
(I Ching, hexagram 30: Bağlılık, Bağımlılık; Ateş)

  1. Korku ve paniğin ardındaki arketipler neler ve bu arketiplerin insanların bireyleşmesindeki rolleri neler?

 En sevdiğim konu 🙂 Başlayalım!

Gündemimizdeki iki kelimeyi baz alarak bir analize girişeceğim, bilginize: Pandemi ve panik.

Evet, dikkatimi çeken, her iki kelimenin de kökünün PAN olması. Evet, hani şu mitolojik karakter, tanrı Pan! Bir de Peter Pan var tabi ama o başka makalenin konusu 🙂

Öncelikle tanrı Pan’ın hikâyesine bakalım: Pan, henüz küçücük bir çocukken annesi tarafından terk edilir, çünkü çok çirkindir ve çok pis kokuyordur (üst bedeni insan, alt bedeni dağ keçisidir ve astrolojide “Oğlak” burcuyla temsil edilir). Babası Hermes (ki bu çok önemli bir arketip imgesidir -birazdan değineceğim!), oğlunun terk edilmesine dayanamaz ve onu bir mağaraya (rahim sembolü) yerleştirir. Yani Pan, annesinin acımasızlığıyla çaresizce ölüme terk edilmişken babası tarafından kurtarılır.

Hermes, hem anneye ait hem de babaya ait özellikleri içeren “mysterium coniunctionis”[3] özellik sergileyen arketiptir imgesidir. Yani hem dişil hem de eril özellikleri barındıran, hermafrodit bir arketipe aittir. O, Pan’a hem anne olur hem de baba. Fakat Pan’ın ayrılık ya da terk edilme travması, onun toplumdan izole olmasına ve doğayla (bilinçdışıyla) daha derin bağlantı kurmasına neden olur. O, insan kültürünü reddetmeyi ve vahşi doğaya ait olanı sembolize eder. Bu nokta çok önemlidir. Hemen gündemimizle bağlantı kurmak istiyorum:

İnsanlık, özellikle de son 200-300 yıldır, doğayı reddederek sadece kültür oluşturmaya ve bilince odaklanmıştır. Yani tek yönlü bir ilerlemeyi erdem saymış, doğayı (bilinçdışını) fazla önemsememiştir. Sizce de burada “Trickster” (Oyuncu, joker, hilekâr, soytarı) arketipi yok mu? Doğadan (bilinçdışından) kopan insanı uyaran ve onu silkeleyen bu virüs bir paniğe neden oluyor ve bu nedenle de Pan arketip imgesiyle doğrudan bağlantılı – fakat bu iki durumu karşılaştırdığımızda çok “trickster” bir durum görüyoruz: Bilinçdışından uzaklaşan insanı bu eylemiyle yüzleştiren şey, bilinçdışına ait bir arketip sembolü, yani Pan!

Bu hiç de şaşılacak bir durum değil bence, zira “trickster” arketipi, pek çok farklı şekilde kendini gösteren ve bireyleşme sürecinde çok önemli bir safhayı sembolize eden bir arketip. Kendisini ifade ettiği sembollerden biri de Hermes[4]. Evet, yani Pan’ın babası! Yani şunu diyebilir miyiz: Corona virüsü Pan ise (corona ile karşılaşan insanlığın panik olması -aşağıda detaylarını bulacaksınız), bunun arkasında Pan’ın babası Hermes (trickster) var 🙂

Hermes, “dönüşüm arketipi”dir ve sürekli şekil değiştirmesiyle bilinir (“shape-shifter). Hermes, bireyleşme sürecindeki bireyin parçalanmasını ve parçalarının yeniden bir araya gelmesini sağlar. Yeniden bir araya gelen birey artık eski kişi değildir, yeni biridir. Hermes, kaosu yaratır ve bu kaostan keyif alır. Kaos, bireyleşmenin parçasıdır.

Pan’a geri dönersem: O, kültür tanımaz, sadece doğaya itaat eder ve denir ki,

Pan ile karşılaşan insan “Pan”ik olur!

Ben buradan şunu anlıyorum:

Pan, doğayı sembolize eden bir arketip imgesidir -doğa ise psişeyi, özellikle de psişenin bilinçdışını sembolize eder. Yani bu durumdan şu çıkar: Bilinçdışı ile karşılaşan insan paniğe kapılır. Peki neden?

Bilinçdışı, bilincin dışında kalan her şeyi içerir ve bilinmezdir. Bilinmeyen şey, insan egosunu korkutur ve eğer bu korkuyu bilinçli şekilde karşılayamazsa paniğe kapılır -yani tanrı Pan’a Jki bu şu demektir: Korkusuyla yüzleşemeyen insan, tanrı Pan (yani Panik arketipi) tarafından ele geçirilir! Peki panik sizi ele geçirdiğinde ne olur? İşte semptomlar:

Terleme
Titreme
Hızlı kalp atışı
Nefes darlığı/nefes almama
Paralize olma/düşünememe
Göğüste baskı/ağırlık hissi
Kaçma ya da donup kalma itkisi
Uyuşma/uyuşukluk hissi (fiziksel ya da duygusal hissizlik)

Peki paniği yaratan şey nedir?

Evet, Pan ile göz göze gelmek dedik fakat hikâyenin başına dönelim: Pan, anneden ayrılmayla ya da anne tarafından terkedilmeyle ilişkilidir. Şu anki halimize bakarsak: Bedenden (ne demiştik: Mother = Mater = Matter; Anne = Madde -yani beden!) ayrılmak ya da bedenin tehlike altında olması da yine Anne kompleksini tetikleyecektir. Zaten Anne kompleksi oldukça olumsuz ve ağır olan insanlığın böylesine çetin bir kompleks ayaklanması yaşaması gerçekten şaşılacak şey değildir.

Panik, ilişki ile ilgilidir: Bedenle, sevdiğimizle (özellikle de Anne arketipimizi taşıyan, anne yerine koyduğumuz kişiler) ve bizi mutlu yapan her türlü madde ya da alışkanlık ve bağımlılıkla (gıda, uyuşturucu, alkol, seks…). Bizi iyi hissettiren bağımlılıklardan kopmak bizi paniğe sevk edebilir. Sevgi nesnesinden ayrılmak zorunda kalmak ya da bunun düşüncesi dahi kişinin panik sistemini aktive etmeye yeter.

Tüm bunları düşündüğümde, ola gelmekte olan krizin aslında göründüğünden daha büyük bir anlamı olduğunu sanırım yadsımayacağım…

  1. Peki ne yapabiliriz?

“Nice hastalarım bana, nevroz belirtilerine müteşekkir olmayı öğrendiğini itiraf etti, çünkü bu belirtiler ona bir barometre gibi hep ne zaman ve nerede kendi kişisel yolundan saptığını veya ne zaman ve nerede önemli şeyleri fark etmeden bıraktığını göstermiştir.”

C.G. Jung (TE XVI “PSİKOTERAPİ PRATİĞİ” s. 20)

  1. Empatiye ihtiyacımız var -hem “Her şey yolunda! Neden böyle abartıyorsunuz anlamıyorum!” diyene hem de “Sadece okulları tatil etmek yeterli değil! İtalya’nın haline bakın!” diyene.
  2. “Daha iyi hissetme” çabasını bırakmak ve aciziyeti kabullenmek, aslında mücadele ettiğiniz endişenin kendiliğinden çözülmesini sağlayabilir. “Daha iyi hissetme” peşinde koşarken, hissettiğimiz duyguları yok saymaya meyleder ya da hissetmek istemediğimiz duygulardan kurtulmaya çabalarız. Oysaki sahip olduğumuz duygular (burada endişe, kaygı ve korku) çok önemli daha derin meselelerin sadece semptomlarıdır ve DOĞALdırlar! Amacımız daha iyi hissetmek ve normalleşmeye çalışmak yerine o anda içinde bulunduğumuz hale anlayış geliştirmek olduğunda, bizi zorlayan duygular kendiliğinden dönüşmeye başlar.
  3. “Panik olmayın. Bu sadece kaygı bozukluğu,” ifadelerine kulak tıkamak faydalı olabilir. Panik olduğumuzu, kaygı yaşadığımızı görmek zaten kendimize “eksik” ve “anormal” etiketleri yapıştırmamıza neden olur. Bu duruma bir de uzmanların “kaygı bozukluğu” tanıları eklenince, çok hafif ve geçici bir kaygı durumunu dahi bir hastalık olarak görmemiz mümkün. Kaldı ki, ağır bir nevroz dahi yaşıyor olsak, bu nevrozu sağ duyulu bir şekilde takip edebildiğimizde kendimizle ve yaşamımızla ilgili büyük bir hazineye ulaşabiliriz.
  4. Empati dili (Şiddetsiz İletişim), kendinizi anlamak ve duymak konusunda bu dönemde çokça faydalı olabilir. Ortaya çıkan duygular ve bu duyguların bağlı olduğu ihtiyaçlarla bağlantı kurabildiğimizde, yani halimizle görülüp duyulduğumuzda sinir sistemimiz gevşer ve kaygı azalır. Zaten kaygı dediğimiz şey, sinir sisteminin tehlike karşısında (ki bu tehlike gerçek ya da illüzyon olabilir -fakat her ikisi de aynı şekilde ele alınır, yani kişi için gerçektir!) tepki göstermesidir. Olası bir tehlike karşısında oluşan tepki her daim bir bütünlük arayışına hizmet eder (psişenin bütünlüğü, “bireyleşme”), çünkü nevrozun nedeni,“bilinçli tutumla bilinçdışı eğilim arasındaki çelişkidir.”[5]. Nevrozun, hangi bilinçdışı içeriğin yüzeye çıkma çabası sonucu olduğunu anlayabilirsek, yani iç seslerimizi ve arketipleri duyabilirsek, anlamsız ve gereksiz gibi görünen dış olayların aslında anlamlı olaylar olduklarını görebilir ve kriz sürecini faydacıl bir kaynağa dönüştürebiliriz.
  5. Her gün en az 1 saatinizi resim, heykel yapmaya ve yazmaya ayırın. Yaratımı içeren her şey bilinçdışının ifade bulmasını destekler fakat özellikle resim yapmak, ellerle yaratmak, bilinçdışının doğrudan bilince aktarılmasına yardımcı olur. Unutmayın, nevroz dediğimiz şey de bilinçdışı içeriğin bilince çıkma çabasıdır. Eğer bilinçdışı içeriğe bilinçli bir şekilde uygun bir alan açabilirsek bu içerik yıkıcı değil yapıcı şekilde ifade bulabilir.
  6. Rüyalarınızı yazın. Özellikle travmaların, komplekslerin ayyuka çıktığı ve çıkacağı bugünlerde rüyalarınızla bağlantıda kalmak önemli. Aynı nevroz gibi, rüyalar da psişik bilinçdışı içeriğin bilince sunumudur. Ayrıca, psişe, rüyalar aracılığıyla bize nevrozun olumsuz etkileriyle başa çıkabilmemizi sağlayacak pek çok yöntem ve sembol verir. Eğer rüyalar aracılığıyla bize sunulanı kavrayabilirsek özellikle bunun gibi kriz dönemlerini çok daha dengeli şekilde geçirebiliriz.

İnsan, istediğinde her zaman fırsatları değerlendirmeye muktedir bir varlık. Böylesi bir küresel ivmenin yarattığı muhteşem dalgayla sörf yapmaksa bizim elimizde. Tartışmaları ve insanların hallerini umursamayabilir ya da göz ardı edebilir veya tüm bu tartışmaların derinliklerine bakmayı seçerek, “yüzey”de gibi görünen bu kaosun işaret ettiği kişisel ve kolektif yaralara göz atabilir, hatta bu yaraların bizi ulaştırabileceği derin mağaraları keşfe başlayabiliriz.

Bazen insanın önüne bir fırsat çıkar ve o fırsat çoğunlukla da değerlendirilmez, zaman aşımına uğrar ya da yiter gider. Şahsen, içinde bulunduğumuz çağın getirdiği her türlü felaket, kriz ve kaosun insanlık adına büyük fırsatlar olduğunu düşünüyorum. Kaldı ki, bunun gibi fırsatlarla -ki bence bu fırsatlar aslında insanın kendi psişesini, yani kendi varlığını en derinden tanıyabilme şansını sunan durumlardır- her gün karşılaşıyoruz fakat gözümüze ilişmiyorlar. Oysaki küresel -yani kolektif- durumlar bize insanla ve yarattığı gerçeklikle ilgili çok daha büyük bir hikâye anlatıyor. İnsanlık, bugüne, bu hikâyeye gözlerini ve kulaklarını kapatarak geldi. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde hızla büyüyen maddi (ve elbette ki ruhsal) tüketimin yarattığı yıkıcı etkileri gün geçtikçe çok daha büyük boyutlarda yaşayacağımızı düşünüyorum, ki sanıyorum kimse bu düşünceme karşı çıkmayacaktır.

Kısacası, kriz dönemlerini ve nevroz süreçlerini kendi bireyleşmemize katkıda bulunacak süreçlere dönüştürmek bizim elimizde. Fakat bu tabi ki kolay değil. Zira tüm bunları yapabilmek için daimî bir disiplin ve yeterli ego gücü gerekiyor. Fakat büyümek için bir yerden de başlamamız gerekiyor diye düşünüyorum.

Didem Çivici – Copyright ©2020

[1]Anthony Stevens, “Jung”, s. 165-172.

[2]“PSİŞİK ENERJİ VE DOĞASI” makalesini okumanızı tavsiye ederim: https://didemcivici.com/psisik-ruhsal-enerji-ve-dogasi/

[3]“Zıtlıkların birleşimi” anlamına gelen, Carl Gustav Jung’un Toplama Eserleri’nin de 16. Cildinin adı olan, simya terimi.

[4]“Merkür”

[5]C.G. Jung, TE XVI “PSİKOTERAPİ PRATİĞİ”, s. 30

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s