ANNE KOMPLEKSİ’NİN DÖNÜŞÜMÜ

Çocukluğumda annemin mutfakta olduğuna ve yemek yaptığına çok fazla tanık olmadım. Annem, kendi annesine “karşı” bir dış tutum geliştirmişti (erkekler dünyasında güçlü eril bir kadın imajı çizerek ve girdiği her işte başarı sergileyerek!) ve toplumsal olarak kadına ne atfediliyorsa hepsini reddetmişti. Haliyle, anne yerine bir arkadaşla büyüdüm. Bir yaştan sonra da evi temizleyen ve yemek yapan kişi (boşta kalan, sahiplenilmeyen anne rolünü üstlenerek) hep ben oldum. Bu durum en başlarda oldukça keyif veriyordu (ne de olsa evde bana karışan biri yoktu, özgürdüm!) fakat bir yerden sonra (sanırım 21 yaş itibarıyla) bilincinde olmadığım bir agresyon ve tahammülsüzlük geliştirmeye başladım. Benim gözümde annem kadın değildi, bana annelik yapamamıştı ve bu nedenle de “aşağı”ydı. Hele de “dişil öz”e dair bir sürü fikrim olup da bir de üzerine “dişil öz çalışmaları” (“Vahşi Kadın Akademisi” üzerinden) yapmaya başladığımla bu durum daha da ayyuka çıktı. Fakat bir gün geldi, tüm o dişilikle ilgili bilmiş yaklaşımlarımın aslında doğal bir semptom olduğunu anladım: Ben aslında başka kadınlar üzerinden anneme, dolayısıyla da kendime “nasıl kadın olunur”u anlatmaya çalışıyordum. Bunu fark ettiğimle Akademi’yi kapattım ve kendi bok çukurumun içine daldım.

Tesadüf mü yoksa “anlamlı tesadüf” mü bilinmez, bunları fark etmeye başladığım dönemde annem ve babam çalışma hayatını bıraktı, evde zaman geçirmeye başladılar ve annem mutfağa yöneldi. Başlarda “her şeyi eline yüzüne bulaştırıyor, hiçbir şey beceremiyor” diye yakınmaktan annemin bu değerli sürecinin ne anlama geldiğini elbette göremedim. Yaptığı her yemek tatsız, mutfakla ilgili tüm bilgisi yanlıştı. “O öyle değil böyle yapılır, bunu şu şekilde saklaman gerekir, mutfak temizliği böyle yapılmaz”larla annemi uzun süre eksik ve yetersiz hissettirdiğimi şimdi görebiliyorum. Fakat tek gördüğüm şey bu değil artık: O her ne kadar “senin için yapıyorum,” dese de aslında bu mutfağa yönelim onun psişik bütünlenmesi için çığır açacak bir devrimi simgeliyordu.

Psişik gelişim ya da psişik bütünlenme her bireyde aynı şekilde gerçekleşmez. Fakat bu gelişim, her bireyde aynı prensibe dayanır: Ödünlenme aracılığıyla zıtlıkların bir arada tutulması, dolayısıyla psişik dengeyi oluşturma. Bu tam anlamıyla şuna işaret eder: Terazinin bir kefesini çok doldurduysanız terazinin dengesi bozulur ve dengeyi yeniden kurmak için karşı tefeye ağırlık koymalısınız.

İnsanın psişik bütünlüğü de bunu gerektirir. Söz konusu annemin sürecine baktığımda da bu kendiliğinden (bilinçdışı bir itkiyle) gerçekleşen mutfağa yönelim aslında belki de annemin kendi terazisini dengeleme çabasıydı. Fakat ben bunu uzun süre göremedim çünkü ben de kendi anne kompleksimle cebelleşiyordum. İşin ilginç yanıysa şuydu: Her ikimiz de eş zamanlı olarak anne kompleksi alanında çalışıyorduk (hem bilinçli şekilde bilinçsizce).

Annem bu süre zarfında sadece mutfağa da yönelmedi, aynı zamanda kadın arkadaşlar edinmeye, onlarla çay sohbetleri etmeye (böyle bir şeyin emsali annemin hayatında olmamıştır!) ve dikiş dikmeye de başladı. Bunların hepsinin ona iyi geldiğini birkaç sene geçtikten sonra görmeye başlayabildim -ve sanırım bunu görebilmem de benim kendi anne kompleksimdeki iyileşmenin başlamasıyla olabildi. Zira kendi kaosumuz ortalığı yakıp yıkarken elbette ki hiçbir şeyi (bir de o kompleksinize dahil olan kişiyi!) göremiyorsunuz. Fakat olanları görmeye başladığımda, psişenin nasıl gizemli fakat güçlü bir mekanizma olduğunu daha iyi kavramaya başladım: Annem, hayatının neredeyse kırk senesini “erkek gibi” geçirmişti. Yeteneklerini en üst düzeyde geliştirmiş, Türkiye’nin önde gelen kadın patronlarından biri olmuştu. Her ne kadar kadının gücünden bahsetse de benim gördüğüm aslında kadınsılığı değil erkeksi kadınlığı el üstünde tutmuştu: kadına/dişile dair her şeyden uzak durmuş, aslında dişil olana ait pek çok şeyi aşağılamıştı (örneğin ev hanımlığını -yani kendi annesini- yani dişil olana ait evcilliği). Onun için en büyük erdem, maddi güce (bedensel ve parasal) sahip olmak ve mantıklı yaşamaktı. Onca yıl boyunca kendi erosunu* bırak sahiplenmeyi, ona dair olumlu bir his dahi taşımamıştı. Ne de olsa bana 14 yaşımdayken “Üniversite’ye girene kadar âşık olmak yasak!” diyen bir kadındı. Ona göre aşk zayıflıktı; âşık olduğunda kişi savunmasız kalırdı ve âşık olunmamalıydı. Eş, mantıkla seçilmeliydi ve evlilik denilen şey tamamıyla bir mantık kurumuydu. Fakat annem bir şekilde çalışma hayatına son verdiğinde bir şey oldu. Evet, can atarak bırakmadı çalışmayı ama evde kalmak onun için çok güçlü bir dönüşüm sürecini tetikledi. Önce depresif ve agresif bir dönem, ardındansa can sıkıntısıyla baş etmek ve arayışla birlikte libidosunu (psişik enerjisini)  (bknz. “Psişik Enerji ve Doğası”) farkında olmadan yaratıcılığı yöneltti. Öyle ki, birkaç sene içerisinde muhteşem kıyafetler dikmeye, leziz ekmekler ve peynirler üretmeye, yemek yapmaya, mutfakla ve evle ilgili en detaylı bilgileri kendiliğinden keşfetmeye başladı. Sanki içinden eros yükseliyordu ve o buna engel olamıyordu. Çünkü artık dışarıda mücadele edilecek rakipler yoktu. Artık kendi içindekilerle buluşma, içeri dönük bir hayat yaşama ve keşfettiklerini ailesine sunma vaktiydi.

Tanıklığıma yoldaşlık eden gözlemlerimse şunlar: Bireyin ilerleyen yaşıyla birlikte psişesi bütünlük oluşturma adına eksik olanı yüzeye çıkması için destekliyor olabilir. Bu, annemin durumunda sahiplenilmeyen erostu. Ve belki de sadece bu da değildi: Annemin yerdiği, aşağı gördüğü “ev hanımlığı” şimdi annemin birebir yaşayarak deneyimlediği kendi gölgesiydi de. Şimdilerde bunu kendisine söylediğimde gülümseyerek ne olduğunu anladığını söylüyor… her ne kadar hala daha pek hoşuna gitmese de 🙂

Annemle ilgili mahrem ama ziyadesiyle hayati önem taşıdığını düşündüğüm bazı örnekleri paylaşmanın ardından çuvaldızı kendime batırsam fena olmaz:

Elbette ki tüm bunlar olagelirken ben de kendi kompleksimin kurbanı olarak yaşadım uzun bir süre. Annem nasıl ki kendi annesini ve dolayısıyla erosu aşağı ve eksik görüyorduysa ben de annem mutfağa girdikten ve evle daha çok ilgilenmeye başladıktan sonra onu aşağı ve yetersiz görmeye başladım. Yeteri kadar iyi yemek yapamıyordu, yeteri kadar temiz değildi, yeteri kadar anne değildi, vs. Tek yaptığım sürekli kusur bulmak ve onu aşağılamaktı. Onun üzüldüğünü görmeme rağmen umursamıyordum çünkü onca sene onun yokluğuyla yaşamıştım ve şimdi o kim oluyordu da durup dururken annelik oyunu oynamaya kalkıyordu. O (anne olarak) ortada olmadığında hayat daha kolaydı. Tabi ki başlarda durup dururken yükselen öfkemin kökenini ve tahammülsüzlüklerimin tohumlarını göremedim. Annemin her hareketi benim için öfke sebebiydi. Uzun bir süre de öyle oldu. Sadece öfkemi ve tahammülsüzlüğümü yaşadım, (şimdi görebiliyorum ki) kendi gölgemi (beceriksiz kadın) ona yansıttım durdum. Yaptığı yemekleri beğenmedim ve yemedim, onunla zaman geçirmenin dahi çile haline geldiği dönemler yaşadım, giydiği, yaptığı ve özellikle de benim için, beni memnun etmek için yaptığı hiçbir şeyi takdir etmedim. Bana göre o sahte bir anneydi, sonradan anne olmaya çalışıyordu ve olmasa daha iyiydi. Herkes en iyi bildiği işi yapsındı, öyle değil mi? İşte böylesine acımasız bir tiran-çocuk vardı içimde: Alamadığı anneliğin ve anne-çocuk zamanının öcünü almaya çalışıyordu çaresizce. Annemse olan bitenden bir haber, sadece duruma üzülüyor ve ne yapacağını bilmez bir halde bazen daha iyisini yapabilmek için kendini helak ediyordu bazen de pes ediyor ve “ben de hiçbir şey yapmam!” diyordu. Kısacası ben de aynı annem gibi “anneye direnç” (bknz. “Kadında Arketip İmgeleri: SAVAŞÇI”) oluşturmuş ve kendimce onunla savaşıyordum. İçimdeki savaşçı şöyle diyordu: “Benim anneye ihtiyacım yok! Şimdiye dek tek başımaydım ve hayatta kaldım! Bundan sonra da tek başıma hayatta kalabilirim!”

Şimdi daha iyi anlıyorum… o öfkenin, savaşın ve tahammülsüzlüğün de psişik düzlemde önemli bir yeri vardı. Bastırılan tüm yasın, üzüntünün ve acının su yüzüne çıkması önemliydi. Bu, anneyi bilinçli şekilde reddetmek, ona kan kusmak da olabilirdi, öfkeyi tüm hiddetiyle dile getirmek de. Evet, bu istemediğimiz, saygısızlık olarak gördüğümüz bir yöntem dahi olsa unutulmamalı ki sadece ego için böyle. Oysaki psişenin iyileşme sürecinin de bir parçası olabilir…

Velhasıl, zamanla şeyler durgunlaşmaya ve fırtına dinmeye başladı. Buna aracı olan birkaç şey var diye düşünüyorum:

  • Jungiyen analizler,
  • Rüyalarımla hemhal olmak (yüzlerce “anne” temalı rüyayla boğuştuğumu tahmin edersiniz!),
  • Bilinçli şekilde annemle olan ilişkimin dinamiklerini incelemek,
  • Aynı burada olduğu gibi, kendimi ifade etmek,

Ve sanırım en önemlisi…

Annemin annelik yapmasına izin vermek.

Tam olarak ne zaman oldu bilemiyorum, bir noktada bir şeyler kırıldı ve ben annemin bana annelik yapmasına izin vermeye başladım. Şimdi görüyorum ki en büyük ve hızlı iyileşme o noktadan sonra gerçekleşmeye başladı… hem de ikimiz için de. Çünkü benim anneye, onunsa annelik yapacağı çocuğa ihtiyacı vardı. Evet, bunu belki biraz ileri yaşlarda deneyimliyorduk ama bunun çok da önemi yoktu aslında. Önemli olan, psişik dengemizi sağlayacak eksiklikleri (gölgeleri) bir şekilde keşfetmiştik ve artık o eksik parçaların (gölgelerimizin) kendisini deneyimliyorduk. Bu yeni deneyim her ikimizde de olumlu anlamda kişilik değişimlerine neden olmaya başladı ve olan başka bir şey daha vardı: Ben annem aracılığıyla kendime annelik etmeyi öğreniyordum, annem de benim aracılığımla kendine annelik etmeyi öğreniyordu. Yani psişemizdeki anne arketipleri hak ettikleri yere yerleşmeye başlamıştı. Bu sayede de kadın için en önemli unsurun büyüyüp gelişmesine tanık olabilirdik: Eros’un.

Şimdilerde malum hepimiz evdeyiz. Ben de durumun belirsizliğini gözeterek ailemin yanına yerleştim bir süreliğine. Elbette ki olağan çatışmalara tanık oluyoruz zaman zaman fakat çatışmalar yeni bir ilişki zemini yaratıyor her defasında. Ayrıca, yanlarına yerleştiğimden beri mutfağa bir kere dahi girmedim, sadece annemin yemeklerini yiyorum ve daha da önemlisi, o sofraya ne koyuyorsa onu yiyorum. Beslenme terapisti ve kısmen sağlıklı gıda obsesifi olan benim gibi biri için bunun imkânsız olduğunu düşünürdüm fakat sanırım gerçekten de bir şeyler farklılaşmış. Annem, olması gerektiği yerde psişemde yerini almış durumda; bense onun sunduğu besinleri kabul ederek ve bedenimi beslemesine izin vererek kendimi Eros’a, Anne’nin, kötünün ve iyinin, acımasızın ve merhametli olanın ait olduğu yere teslim ediyorum…

Didem Çivici – Copyright ©2020

 

Not 1: Bu makaleyi annemin kendi elleriyle yaptığı leziz ekmek, zeytin, koyun peyniri ve mayonezden oluşan kahvaltımı ederken yazmak da sanırım gönlümdekilerin nişanesidir.

Not 2: Yayınlamadan önce sevgili annem Neşe Ferda Çivici’ye okudum, zira onun izni ve rızası olmadan yayınlamak istemedim.

*kadınsı/dişil unsur; ilişki/bağlantı/bağ kurma/hissetme kapasitesi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s