RÜYA PARADOKSU

“Bilinçdışı durumun sembolik biçimde sunulan spontane bir portresi”[1]… entelektüel olarak anlamak bir şey, tüm varlığınla kavramak bambaşka bir şey gibi görünen bu ifadede söz konusu olan “portre”, beynin düşünsel ve eleştirel alanı olarak bilinen frontal bölümü dışında beynin tamamının aktif şekilde seyrettiği uyku sürecine ait doğal bir fenomen olarak bilinen, rüya dediğimiz şeyden başkası değil aslında. Hani şu bazen bizi bir sürü saçmalık ve mantık dışı olayın kavranamazlığı içerisinde kıvrandıran, bazen de durup dururken hülyalara ulaştıran, tüm bedenimizi esrime içerisine sokabilen, pek çoğumuzun aşina olduğu -zira bilinen o ki, pek çok farklı nedenden ötürü insanların %6’sı rüya görmüyor- film gibi süreçlerden bahsediyorum.

“Rüyalar, bilinçdışının çağrılarıdır,” diyor Carl Gustav Jung. Aynı zamanda da şunu ekliyor: “Bir rüyayı analiz etmeye kalkarsanız kaybolursunuz.” Ne büyük saçmalık ve ne büyük bir paradoks! “Doğanın ta kendisi” dediği psişe ve tüm bilinçdışı süreçlerin, mantığın hüküm sürdüğünü düşündüğümüz bilinç ve ego dünyasını derinden sarsabilme yetisi de sanıyorum ki bu paradokstan ileri geliyor. Öyle ki, bir rüya, egonun tutunabileceği tüm dalları bir anda kesebiliyor ve bireyi yönsüz, yurtsuz ve zeminsiz bırakabiliyor. Oryantasyonunu sıfırlayabildiği gibi, egonun gerçekten ihtiyaç duyduğu her türlü zemin, yön ve yurdu da yeniden yapılandırabiliyor. İşte tam da burada o “amaaaan sadece psikolojik” ifadelerini afiyetle yutup sindirmeye başlamamız gerektiğini düşündüğüm, insanı hayrete düşüren bilinmezliğin (bilinçdışının) içerisinde buluyorum kendimi. Her “evet işte şimdi anladım!” dediğimde enseme yediğim tokatların haddi hesabını artık yapamadığım şu günlerde tam da bu bilinmezliğin karşısındaki hayret ve hayranlık duygularımın itkisiyle iki cümle yazmaktan kendimi alamadım sanırım…

Ne diyordum?.. Rüyalar… Bilinçdışından doğduğunu artık bildiğimiz ve kanıtladığımız o femonenler. “Rüya tercümesi, bilinçdışını anlamanın en kısa yoludur,” diyerek Romantik dönemi arkasına alan Freud’un önümüzü açmış olmasına sevinmekten daha fazlasını yapmak boynumuzun borcu olmuşken, tüm o kaotik ve yıkım dolu yirminci yüzyılın ilk yıllarına meydan okurcasına, bilim dünyasını (ve hatta din dünyasını da) karşısına alan Dr. Jung bize rüyalarla ilgili birkaç şey daha diyecekti Freud’dan farklı olarak. Örneğin rüyaların sadece tatmin edilmemiş arzuların yerine getirilmesinin yolu olduğunu değil, aynı zamanda da “bireyleşme” adını verdiği “psişik bütünlenme”ye de katkıda bulunduğunu, hatta daha da ileri giderek, rüyaların tek amacının bu olduğunu iddia edecek ve bizi ters köşe yapacaktı. Bununla da kalmayacak, rüyaların, arketipler diyarı olan kolektif bilinçdışından doğan sembollerle bizi büyütmeye, gelişmeye ve ilerlemeye, dönüşmeye zorladıklarını da söyleyecekti. Ne de olsa rüyaların görevi Freud’un söylediği gibi “uyku koruyucu ve sansürlü” psişik ürünler değil, bilincin (egonun) tutumunu dengeleyen ve gösteren bilinçdışı içeriklerdi ve sadece kompleksleri işaret etmiyorlardı, aynı zamanda da bireyin tüm potansiyellerini gözler önüne seriyor, bireyin bu potansiyelleri hayatına aktarması için çabalıyorlardı. Yani Jung, Freud’un “neden-sonuç” görüşünün sığlığına dem vuruyor, rüyaların sadece bastırılmış içeriklerin tatmini ve çocukluk travmalarını gösteren aygıtlar olmasına karşı çıkıyor, insan psişesinin bundan çok daha fazlasını içerdiğini, sadece henüz bunu kavrayamadığımızı anlatmaya çalışıyordu. Ne de olsa Jung için rüya, bilinç ve bilinçdışı arasındaki köprüydü ve amaç güdüyordu. Bu da bizi psişenin, Freud’un sandığı gibi pasif bir yapıya değil, aslında aktif ve teleolojik bir yapılanmaya sahip olduğu iddiasına ulaştırıyordu.

Belki de şaşkınlık ve karmaşayla başladığım, duygusal tepkilerimi yadsımak yerine onların bana eşlik etmesine izin vererek yol almaya söz verdiğim bu makaleyi Freud ve Jung amcaların atışması haline getirmekten uzak durmalıyım. Zira konu onları aşmakla kalmıyor, günümüz bireyinin en önemli görevi olmaktan geri de durmuyor. Görünen o ki, rüya görmeyi ve rüyalarının içeriğini anlamayı unutmuş olan modern insan dediğimiz bizlerin, ancak bu kendi içimizden doğmakta olan içerikleri okumayı hatırlayarak kendimiz, insanlık ve dünya için bir şey yapabileceğimizi hatırlamamız önemli. Einstein’ın görecelilik kuramının ya da Rus kimyacı Dmitri Mendeleev’in Periyodik tablosunun, atomun modelini keşfeden Nobel Fizik ödüllü Niels Bohr’un teorisinin ve Robert Louis Stevenson’ın ünlü edebi eseri “Dr. Jekyll ve Mr. Hyde”ının bir rüyadan doğduğunu bir kere daha anımsasak? 1945 yılında Nobel Fizik Ödülü’nü alan Wolfgang Pauli’nin Jung’un yakınlarında geçirdiği birkaç senenin ve aldığı rüya analizlerinin insanlığa katkıda bulunmadığını kim söyleyebilir… Ya da 1919 yılında yayınlanan Hermann Hesse’nin Demian’ının, Hesse’nin 1916-17 yıllarında aldığı Jungiyen analizler ve Jung ile görüşmeleri ertesinde doğmuş olmasını kim göz ardı edebilir? Tarihte daha erken yıllara ve çağlara belki başka bir makalede değinirim fakat burada bu konuyla ilgili şunu demekle yetineceğim: Üstüne toprak serilmiş potansiyellerin, rüyaların suyuyla (sembollerin taşıdıkları psişik enerji) beslenmesi sayesinde büyüdüklerini ve serpilebildiklerini söylemek sanırım ki yanlış olmaz.

Deriz ki, rüya, bilinçli tutumu kompanse eder, yani dengeler ya da telafi eder. Bu, rüyaların bildiğimiz en büyük fonksiyonudur. Kişi bir uca doğru gelişim gösterir ve psişik bütünlüğü fark etmeden bozarsa psişe adeta bir çoban gibi egoyu güder ve orta yola, dengeye getirir. Bu, biyolojiden bildiğimiz “homeostaz” kavramının tam olarak karşılığıdır aslında. Bilinçdışı, yaratıcı bir ivmelenmeyle aşırı uçları dengeler gibi görünmektedir. Ve bu büyük ve aşkın bir zekâ gerektirir -ve ayrıca da katı bir objektiflik! Kendi kendini dengeleyen, aynı zamanda da usta bir dokumacı gibi davranan, akıl almaz bir zekâ durmaktadır karşımızda. Marie-Louise von Franz’ın bu zekânın kaynağına “bilinçdışının bilinmeyen tini (spirit)” demesi boşuna değildir. Bunu yapan Benlik (the Self) midir bilemiyoruz fakat sanıyorum ki bu yapının insan aklını aşan bir zekâya sahip olduğuna karşı çıkacak hiçbir bilim ya da din insanı yoktur. Öyle ki, sizi sizden daha iyi tanıyan, “şeyler”i, tutumlarınızı ve iç dünyanızı, özellikle de sizin göremediğiniz, bilincinde olmadığınız her şeyi “gören göz” gibi davranan ve inanılmaz bir mizah ve dalga geçme kapasitesi olduğu aşikâr olan bu zekâ öyle görünüyor ki en çalışkan bilim insanlarını dahi çaresiz bırakabilmeye yetiyor.

O zaman belki de bir rüyaya elimizi kolumuzu sallayıp, çok bilmişlikle ve özellikle de entelektüel bilgilerle girişmek çok da akıllıca değil gibi. Sonuçta rüya dediğimiz şey rasyonellikten çok uzak, hatta irrasyonel olanın doğduğu yer. Akılla yaklaşıldığında bu zekâyı anlamaksa imkânsız. 

Üç senedir rüyalarla çalışıyorum ve kendi rüyalarım da dahil olmakla birlikte yaklaşık dört bine yakın rüya ile çalışmışımdır. Karşıma hiçbir rüya çıkmadı ki gördüğüm anda “işte bu! Apaçık ortada ve her şeyi anladım!” demiş olayım. Danışanlarımı ve öğrencilerimi de defalarca uyarmışımdır: “Eğer ki bir gün size ‘rüyan tam da bu anlama geliyor,” gibi bir cümle kurarsam arkanıza bakmadan koşarak uzaklaşın.” Rüya, akılla kavranacak bir içerik değildir çünkü hamuru bilinçdışının irrasyonelliğidir. Rüya ancak ve ancak bedende duyumsanır, içeride hissedilir; aklınızı başınızdan alır, sizi korkuyla silkeler. Rüya, sizi hayrete düşürür, aklınızı karıştırır ve dudağınızı uçuklatır. Rüya, dünyanızın altını üstüne getirir. Ve bu, iyidir.

Didem Çivici  – Copyright ©2021


[1] C. G. Jung, CW 8, para. 505.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s