‘Yol’un Peşinde

“Dans eden bir yıldız doğurmak için içinde kaos olmalı.”

F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt

Dünyanın, tabiri caizse, altının üstüne gelmiş olduğunu ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını fark etmeye başladığımızdan bu yana tam bir sene oldu. Bu bir sene tamamlanmaya yüz tutarken etrafımda fiziksel bedeninde yıkım ve kıyım yaşamamış insan kalmamıştı. Gün geçmedi ki bedensel travmalarla sarsılmış birinin haberini almayayım. Buna ben de dahildim. Üzerimizden her ne geçiyorsa, mümkün olan her alanda (fiziksel, ruhsal, duygusal, zihinsel…) zelzeleleri beraberinde getirmiş gibi görünüyor. Peki tüm bu yıkım ve kıyımın içerisindeki anlamlılıkla buluşabiliyor muyuz, işte benim merak ettiğim bu. Yoksa kişisel ölçüde hikayelerimize sarılıp “bunlar neden benim başıma geliyor” diyerek hayatın gerisinde kaldığımızı düşünerek büyük bir şeyi mi kaçırıyoruz?

Moda dünyası dahil olmak üzere pek çok sektör bir süredir kendi hayatta kalma stratejilerini, kurulu düzenini ve dünya üzerinde nefes alma biçimlerini sorguluyor. Bunu yapan sadece şirketler değil, bireyler de hem materyalist hem de spiritüel arayışlarının istedikleri sonuçları vermemiş olmasından yakınıyor. Dünyanın şu anki politik, ekonomik, ekolojik ve sosyolojik durumuna bakan aklı başında her birey, şimdiye dek her ne yapılmış ve benimsenmişse bir şekilde yıkıma neden olduğunu söyleyebilir. Bir şeyler “doğru” değil, ama ne. Ve bu “doğru olmama” hali, “yol”dan sapmış olmak mı yoksa yolun bir parçası mı, elbette tartışılır. Fakat içine girmek istediğim konu şu an için bu değil. Bir şeyler yanlış gidiyor gibi görünüyor ve bunu söylememizin başlıca nedeni, insanlığın çektiği “acı”.

Jung psikolojisi, kişiliğin bütünlüğünün ancak zıt çiftlerin (pairs of opposites) ayrıştırılması, bu içeriklerin entegrasyonu ve bilinç ile bilinçdışı arasında canlı bir ilişkinin yaratılmasıyla mümkün olabileceğini söyler. Böyle bir süreç ıstırap doludur: Kişi kendi potansiyellerini keşfeder ve bu, toplumun kurallarına göre oynamamak anlamına gelir. Yalnızlık ve izolasyon olası sonuçlardır. Ayrıca, bilinçdışı içeriğin ayrıştırılması gibi zorlu bir görev de bireyi beklemektedir. Ve bu sadece bireyin kendi bilinçlenmesini değil, toplumların da bilinçlenmesi demektir. Çünkü toplum, bireylerden oluşur. Sonuç olarak kolektif şekilde deneyimlenecek bir ıstırap da kaçınılmazdır. Fakat bu ıstırap, psişenin bütününe yönelik değil egoya yönelik ifade edilir. Acı çeken, zıtlıkları birleştirmekten ve tüm bu süreçleri yaşamaktan sorumlu olan egonun kendisidir çünkü.

Antropolojik bulgulara göre ego, geç gelen bir ayrışmanın ürünüdür. Yani ego dediğimiz psişik fonksiyon ezelden beri psişenin bir uzvu olarak görev yapmamaktaydı. Başka bir deyişle, egonun, doğanın yeni bir icadı olduğunu kabul ederiz. Egonun en büyük işlevleri olarak kabul ettiğimiz ayrıştırma ve algılama, insan kültürünün oluşmasında büyük rol oynamıştır. Elbette ki egonun tek sebebiyet verdiği şey kültürün oluşması da değildir, aynı zamanda da psişenin değişimine ve dönüşümüne sebebiyet vermiştir. Ego, bireyin çocuktan yetişkinliğe adım atabilmesini sağlayan psişik yapıdır. Ego sayesinde kişi “ben” demeye başlar ve kendisini başkalarından ve bilinçdışının yabancı içeriklerinden ayırabilir ve böylece büyüyebilir. Fakat büyümek sadece biyolojik bir formasyon değildir, psikolojiktir de. Bireyin büyümesi için bilinçdışından ayrılması gereklidir (yani Anne’den). Denir ki, bireyleşme, yani psişik bütünlüğün yeniden kazanılması sürecinde ilk ödevlerden biri egonun gölge, persona, anima/animus, anne-baba gibi komplekslerden ayrılmasıdır. Bunun için “yetişkin”, yani güçlü ve sağlıklı bir egoya ihtiyaç vardır. Güçlü bir ego tüm bu kompleks ve arketiplerle nesnel olarak ilişki kurabilir ve bunu kendisini ya da başkalarını onlarla özdeşleştirmeden yapar. Fakat buradaki en büyük zorluk, Dr. Jung’un da dediği gibi, kendini yeniden ve yeniden doğurmaktır. Bunu yapmaksa egonun tekrar ve tekrar parçalanıp yeniden oluşması ve diğer bir deyişle, “Kahraman’ın ölümü ve yeniden doğuşu”dur. 

Velhasıl, görünen o ki acı bu yolculuğun olmazsa olmazı. Kahraman (ego) arayış itkisiyle o yola çıkmak, imkânsız görevleri yerine getirmek, tehlikelerle karşılaşmak, yıkımlara neden olmak, kayıplar yaşamak ve yeniden ve yeniden doğmak zorunda. En önemlisi de tüm bu yolculuğun “anlamlı” olması gerektiği. Anthony Stevens, Carl Gustav Jung’un hayatını ele aldığı kitabında şöyle yazmıştı: Jung’a göre modern dünyanın sıkıntısı ve nevrozun kaynağı, bastırılmış cinsellikten öte, “ruhun yitirilmesi” ve “kutsal olanı algılamadaki yetersizlik”ti.

Kim bilir, belki de tüm bu şaşaalı yıkım insana hayati olan ve çoktan yitirdiği o ruhunu artık geri kazanmak zorunda olduğunu hatırlatmaktadır. Ruh ise anlam demekti.

Jung, insan anlamsız bir hayat yaşayamaz, demişti. Çünkü psişe, varoluşun anlamlılığını bilmeye ihtiyaç duyar. Anlamsızlıksa hastalıkla eşdeğerdir. Oysaki anlamlılık, en zor ve dayanılmaz acıları bile dayanılır kılar. Victor Frankl’a göre anlamlılığı aramak, insanın en temel davranış motivasyonlarından biriydi ve bu anlamlılık mevcut olduğu sürece bireyin ıstırabı çekilebilirdi. Acının anlamlılığı bizi yaratıcı olmaya sevk eder. Birey hayata küsmek yerine acının içerisindeki anlamlılıkla buluşabildiğinde yeniden ve yeniden doğmaya motive olur. Bu, modern insan denilen bizleri avucuna almış olan nevrotik tutumlar, depresyon ve anksiyete için de geçerlidir. Jung’a göre nevroz, bireyin hayat amacını ve hayatın anlamını bulma çabasıydı, yani yitirdiği ruhunu. Bu sayede göz ardı edilen kişilik parçaları bilince aktarılabilir, asimile edilebilirdi ve kişi anksiyete, nevroz ya da depresyona yapıcı ve amaçsal olarak baktığında ıstırap “anlamlı” hale gelebilirdi. 

Belki de değiştirmemiz gereken şeyler “ruhun hastalıkları” değil, bizim bilinç düzeyindeki tutumlarımızdır. Belki de fiziksel ve ruhsal hastalık olarak gördüğümüz olgular, yadsıdığımız ve görmezden geldiğimiz ruhumuzun çığlıklarıdır. Ve belki de Jung’un da dediği gibi, ruhumuzdan yükselen sembollere, imgelere daha çok ilgi göstermenin vakti gelmiştir. Çünkü “ruhun zenginliği imgelerdedir,” ve “dünyanın imgesine sahip olan, insanlığı yoksul olsa ve hiçbir şeyi olmasa bile dünyanın yarısına sahiptir.”[1] Fakat bunun bilincinde olmayan kişi, ruhun yoksunluğundan kaynaklanan o boşluğu başka şeylerle doldurmaya meyleder… aynı bizler gibi. Böyle bir kişi ruhunu spiritüel çalışmalarda, araba ve kıyafetlerde, yiyeceklerde, sanatsal aktivitelerde, kitaplarda ve bilimde, uyuşturucu ve sakinleştiricilerde, dini ritüellerde, ilişkilerde ve cinsellikte, başka kadın ve erkeklerde ya da işinde, çocuklarında görecek, onlarda ruhunu bulduğunu sanarak onlara tutunacak ve ruhunun kayıp olduğunu fark etmeden yaşamaya devam edecektir. Modern insan için tüm bunlar “normal” ve hatta ruhu doyuran şeyler gibi görünmektedir. Fakat gerçekten de öyle midir? Ruhunun yoksunluğunu fark etmeyen ve onu dışarıda arayan için ulvî bilgilerle dolu bir kitap dahi zehirli bir meyveye dönüşebilir çünkü “açlık, ruhu dayanılmaz olanı yiyen bir canavara çevirir ve ruh, bununla zehirlenir.”[2]

Kim bilir, belki de insanlık bu yoksunluğun getirdiği açlıkla kendini ve ruhunu zehirlemiş olduğu gerçeğiyle yüzleşmektedir… ve fiziksel ve psikolojik tüm bu acı ve sarsılmalar bizim çok önce unuttuğumuz fakat eğer hatırlayamazsak daha ileri gidemeyeceğimizi anlatan bir masalı bize anlatmaktadır. Çünkü,

“Her hastalık, biz her nasılsak bize öyle saldırıdır. Bir şekilde yaşamın tamamından öyle yabancılaşıyoruz ki sertleşmiş yapımıza girmek için çok güçlü bir istila gerekiyor. Zayıflatılmalı ve ezilmeliyiz ki bu sayede en sonunda gevşeyip sıvılaşabilelim ve yaşamın tini içimizde yeniden akabilsin. Her hastalık, katı formlarımızı yok etmeye ve bizi daha bütün kılmaya çalışan istilacı bir güç gibidir… İstila eden her semptomla birlikte sembolik bir içerik de beraberinde gelir ve kendini genişletmek Ruh’un görevidir, çünkü bu sayede istilacı imgeleri ve sembolleri de muhteva edebilir. Bu bir mücadele gibi görünebilir, ama aslında bir mücadele değil, eski sınırlarımızın ötesine geçtikçe genişleyen, özgürleştiren bir süreçtir.”[3]

Tüm bunlar, psişenin gerçekten ne olduğunu anlamaya zorlanan insanın yolculuğundaki zorluklardan başka bir şey olmayabilir. Tüm bunlar, kendini gerçekleştirmesi için insanı zorlayan bilinçdışı itkilerin trajik deviniminden başka bir şey olmayabilir. Ve bu azımsanacak bir şey değildir, kolay da değildir. Kişinin kendisini yaşamasından daha zor ne var, gerçekten bilemiyorum. Eğer kişi kendini, gerçekte olduğu kişiyi (ki bu tüm kötülüğünü de sahiplenmeyi gerektirir!) yaşamazsa buna yaşamak denir mi, onu da bilemiyorum. Çünkü “kendini yaşamak, kendi ödevin olmak demektir. Kendini yaşamanın keyifli bir şey olduğunu asla söylemeyin. Bu uzun soluklu bir ıstırap olacaktır, keyifli değil, çünkü kendi yaratıcınız olmak zorunda kalacaksınız.”[4]

Belki de bu nedenle Jung’un “bireyleşme” dediği, tarih boyunca çok az insanın merak duyup da girdiği o karanlık ormanın yolu çoğumuz için ilgi çekici değil ve gereksiz görünmekte. Fakat inanıyorum ki bu değişiyor. Günbegün bu ormana girmeye niyet eden daha çok insan bir araya geliyor. Çünkü artık Nasıralı’nın[5] sözleri daha yüksek sesle çıkıyor:

“İçinizdeki şeyi var ederseniz, var ettiğiniz şey sizi kurtaracaktır.
İçinizdekini var etmezseniz, o var etmediğiniz şey sizi yok edecektir.” 

Kim bilir, belki de Dr. Jung’un ifadelerine son günlerde daha önce hiç baş vurulmadığı kadar çok baş vurulmasının ve pek çok kesim tarafından sahiplenilmeye başlamasının bir nedeni de artık içimizdeki şeyi var etmenin zamanının gerçekten gelmiş olmasıdır.

Didem Çivici – Copyright ©2021
Jungian Analyst in Training


[1] C. G. Jung, “Liber Novus: Kırmızı Kitap”, s. 106. Kaknüs Yay., 2018.

[2] C. G. Jung, “Liber Novus: Kırmızı Kitap”, s. 106. Kaknüs Yay., 2018.

[3] Albert Kreinheder, Body and Soul, Pge. 37, par. 3&4

[4] C. G. Jung, Liber Novus, p. 249.

[5] Hz. İsa.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s