Carl Jung’a Göre Hayatın Aşamaları

İsviçreli psikiyatrist Carl Jung (1875-1961), psiko-cinsel gelişimin aşamaları  (oral, anal, fallik, gecikme süresi ve genital) hakkında teori geliştirmiş olan Sigmund Freud gibi insan yaşam döngüsünün aşamalarıyla ilgili belirli bir teori formüle etmedi. Ancak, hayatı boyunca bize insan ömrünün kronolojik özellikleri hakkında ipuçları ve içgörüler verdi.

Jung, 1931’de yazdığı “Yaşamın Evreleri” (“The Structure and Dynamics of the Psyche”, Toplanmış Eserleri (CW) 8) başlıklı bir makalesinde, ömrü karakterize etmek için ufuk boyunca yayılan güneş metaforunu kullandı. Jung, şöyle yazmaktadır: “Sabahları güneş, bilinçsizliğin gece denizinden yükselir ve önünde uzanan geniş, parlak dünyaya bakar ve ne kadar yükseğe tırmanırsa o kadar genişler.” (s. 397). Bu modeldeki ufkun altında kolektif bilinçdışı, insan ruhunun ayrılmaz bir parçası olan ve bireylerin belirli rüyalarında ve ayrıca dünya mitolojisinde ve dininde bulunan önemli motiflerde ayırt edilebilir olan içgüdüsel imgelerin veya arketiplerin evrensel deposu yatmaktadır.

Jung’un görüşüne göre, çocuklar, yükselen güneş gibi bu kolektif bilinçdışından çıkarlar, yaşamın ilk birkaç yılında hala onunla bir bağlantı içerisindedirler, bu da küçük çocukların bazı arketipsel veya büyük rüyalarında görülebilen bir fenomendir. Ancak Jung, çocukların bilinçli egolarını geliştirebilmeleri ve böylece çevrelerindeki dünyaya uyum sağlayabilmeleri için bu arketipsel deneyimi arkalarında bırakmaları gerektiğini vurgulamıştır.

Jung ayrıca, çocukların, bilinçsiz durumdayken, kendi deyimiyle participation mystique  (Fransız antropolog Lévy-Bruhl’dan ödünç alınan bir terim) veya ebeveynlerinin bilinçdışından farklılaşmamış bir psikolojik birlik durumunda var olduklarını gözlemledi. Aslında Jung, çocuk hastalarının nevrotik şikayetlerini genellikle ebeveynlerin rüyalarını analiz ederek tedavi etti ve bir çocuğun dünyaya uyum sağlamadaki erken dönem zorluklarının ebeveynlerin yaşanmamış hayatlarından kaynaklandığını söyledi.

Jung, çok küçük çocuklarda farkındalığın, anarşik veya kaotik bir durumda bulunan bilinç “adaları” olarak var olduğuna inanıyordu. Daha sonra bu durum (monarşik veya monistik bir aşama olarak nitelendirdiği) bir ego kompleksinin gelişimine evrilmektedir.  Sonunda bilinç bölünmüş veya dualistik bir duruma dönüşür (Jung şöyle yazmıştı: “Kendiyle iç bölünme, ego içeriğiyle yan yana geldiğinde, eşit yoğunlukta ikinci bir içerik dizisi ortaya çıkar . . . buna, bazen liderliği ilkinden bile koparabilecek ikinci bir ego diyebiliriz” (s. 391).

Jung’a göre, ebeveynlerden tamamen farklılaşmış olan bilinç normalde sadece ergenlikte, cinselliğin patlamasıyla gerçekleşir.  Jung, farklılaşmanın bu önemli aşamasının, yerli kültürlerin genç ergenleri hem fiziksel hem de psikolojik olarak ebeveynlerinden koparmaya ve onları kültürün manevi değerleri ve yetişkin rolleriyle tanıştırmaya hizmet eden başlangıç ritüellerini (“rites of initiation”) geliştirmelerinde bu kültürlerce farkına varıldığını öne sürdü.

Ergenlikten sonra, Jung’un karakterize ettiği bir sonraki geniş aşama gençlikti (ergenlikten hemen sonra orta yaş olan otuz beş ila kırk yaşlarına kadar). Bu, Jung’un “çocukluk hayaline sert bir şekilde son verebileceğini” belirttiği, gelişmiş egoyu yaşamın taleplerinin ortasına koyan bir aşamadır. “Birey yeterince iyi hazırlanmışsa, bir mesleğe veya kariyere geçişin sorunsuz bir şekilde gerçekleşebileceğini” belirtir (s. 392). Ancak “abartılı beklentiler, zorlukların hafife alınması, gereksiz iyimserlik veya olumsuz bir tutum” varsa bu, zor bir adaptasyon dönemi de olabilir (s. 392). Benzer şekilde, cinsel içgüdü veya aşağılık duygularının neden olduğu psişik denge bozuklukları da bu erken yetişkinlik yıllarını oldukça sorunlu hale getirebilir.

Jung’a göre, bu gibi durumlarda genellikle en önemli zorluk, erken çocukluk aşamasına tutunma arzusudur.  Şöyle der: “İçimizdeki bir şey çocuk olarak kalmak, bilinçsiz olmak veya en fazla, sadece egonun bilincinde olmak, garip olan her şeyi reddetmek veya başka bir şekilde irademize tabi olmak, hiçbir şey yapmamak veya kendi zevk veya güç arzumuzu şımartmak ister” (s. 393).

Jung’un güneş metaforunu kullanmak için bir sonraki önemli aşama veya faz, güneşin gökyüzündeki arkının en yüksek noktasına ulaşmasıdır; yani “öğle vakti” veya “orta yaş”. Jung muhtemelen batı psikolojik geleneğinde “orta yaş krizinin” varlığını fark eden ilk düşünürdür. Orta yaş, Jung’un deyimiyle “hayatın ikinci yarısına” girişi işaret eder.

Jung’un, insan gelişimi ile ilgili çalışmalarının çoğu aslında yaşamın bu ikinci yarısında yapılacak psikolojik çalışmalara odaklanmaktadır: Hayatın ikinci yarısı, yaşamın ilk yarısından farklı ve çoğu zaman telafi edici değerler, hedefler, ihtiyaçlar ve öncelikler kümesini ön plana çıkarır. Örneğin, yaşamın ilk yarısı çok fazla sosyal çaba, profesyonel hedef ve ego tatmini/övünmeye odaklanıyorsa, yaşamın ikinci yarısı ailesel ilişkilere, ruhsal isteklere ve/veya diğer daha hümanist değerlere daha fazla odaklanmalıdır. Jung şöyle yazar: “Genellikle bu, bir kişinin karakterinde oluşan yavaş bir değişim gibidir; başka bir durumdaysa, çocukluk çağından beri kaybolan bazı özellikler ortaya çıkabilir veya yine kişinin önceki eğilimleri ve çıkarları zayıflamaya başlar ve başkaları yerlerini alır” (s. 395). Cinsiyet kimliğine göre telafi edici değişiklikler de gerçekleşebilir: Erkekler kadının hem fiziksel hem de psikolojik özelliklerini geliştirirken, kadınlar da daha erkeksi bir eğilim ve fizyognomi üstlenirler.

Bir de güneşin ufka doğru batmaya başladığı bir yaşam mevsimi vardır. Jung, özellikle daha sonraki yıllarda, yaşlılık sorunları ve fırsatlarına çok dikkat etmiştir. Yine, yaşlanmanın olumlu boyutlarını gören ilk psikolojik düşünürlerden biriydi ve aynı zamanda da düşten düşme, kayıp ve hoşnutsuzluğun varlığını söz konusu etti. Şöyle yazmıştı: “Bu uzun ömürlülüğün türler için bir anlamı olmasaydı, bir insan kesinlikle yetmiş veya seksen yaşını bulmazdı. İnsan yaşamının öğleden sonrasının da kendine has bir önemi olmalıdır; sadece hayatın sabahına acınası bir katkı olamaz.” (s. 399).

Jung, ileriki çalışmalarında, yaşamın ilk yarısında bu kadar içten bir şekilde inşa edilen ve tutunan egonun öneminin geri çekilmesi ve bireyin kişisel ve kolektif bilinçdışı ile hayati bir bağlantı kurarak daha büyük bir yaşam görüşüne uygun hale gelmesi gereken, böylece Benlik’in konstelasyonunun mümkün olacağı “bireyleşme”nin önemini çokça vurgulayacaktı. O, yaşlılığın kültüre sunduğu katkının da farkına vardı ve çoğu kültürde yaşlı insanların her zaman gizemlerin ve yasaların koruyucusu olduklarının altını çizdi.

Jung, bireyin, bu büyük yaşam deneyimiyle başa çıkmasına yardımcı olmak için kendi dini, ruhsal, felsefi veya estetik hassasiyetlerini kullanarak, bir anlamda ölüme doğru bir tutum geliştirmesine çok önem verdi. Özellikle çok fazla gelişmemiş olanlar için (“çok fazla yaşanmamış hayatın geride kaldığı” kişiler için), “bu tür insanların geriye bakmalarının özellikle ölümcül olduğunu” öne sürdü. “Ölümün içerisinde, bireyin uğruna çabalayabileceği bir hedef keşfetmesinin sağlıklı ve ondan uzaklaşmasınınsa, hayatın ikinci yarısının amacını mahveden sağlıksız ve anormal bir şey olduğuna kani oldum.” (s. 402).

Thomas Armstrong, Ph.D. ( www.institute4learning.com )

Orijinal metin: The Stages of Life According to Carl Jung
Çeviri: Didem Çivici – Copyright ©2021
Jungiyen Analist @ C.G. Jung Institut Zürih

Carl Jung’a Göre Hayatın Aşamaları” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s