Bokun İçerisinde Altın Aramak

İçimde hem büyük bir sessizlik hem de büyük bir gürültü var. Bu sessizlik ve gürültünün aynı anda patlak vermesini sağlayan dış olaylar aşikâr: Dünya ekolojisinin değişimi ve insan yerleşimlerini tehdit eden doğal olaylar karşısında insanın tutumu ve tepkisi. Psikolojik, yani bilimsel açıklamalar ve neden-sonuç ilişkisi kurma fikri çok albenili geliyor ve rasyonellik sevdamızı da oldukça tatmin edeceğini düşünüyorum. Fakat tam da bu, içinde bulunduğumuz vaziyetin belki de en gerçek nedeninin ekmeğine yağ sürer sanıyorum. Evet, belki ne demek istediğimi dahi henüz anlatamadım ama çalışacağım. “En azından elimde kelimelerim var,” diyorum ve belki de yanılıyorum.

Garip mahluklarız. Hangi ucundan tutulsak birilerinin elinde kalırız. Şu günlerdir süre gelen cehennemin (ah, evet, bana göre cehennem) bizler üzerindeki etkisini, bize doğurttuğu hareketlenmeyi gözlemlemeye çalışıyorum kendi iniş çıkışlarım arasında. Kâh sakin kalıyorum kâh hiddetleniyorum. Yok yok, politik olup da taraf tutmak değil niyetim -başarabilirsem birkaç bağlantı kurup vaziyetin içimi şişiren yanlarını öylece yazmak istiyorum sadece. Bu yazı öyle “bilimsel” filan olmak peşinde de değil, bilginize.

Erken gençliğimden bu yana toplulukların içerisinde yer aldım. Çocukluğumda zerk edilmiş spiritüellik zehrinin müptelası olarak önce kişisel gelişimci ve spiritüel gruplara, ardından ekolojiyi önemseyen gruplara, ardından da psikoloji topluluklarına. Derdim kendimdim -düz söylüyorum. Yanlışlıkla üstüne bastığım böcek için saatlerce ağlar, insanlığın tükettiği doğal kaynaklar için insandan nefret eder, insan ruhundan anlamayanlara ahkam keserdim -ve üzülerek söylüyorum, bunu hala yapıyorum. Yıllar içerisinde fark ettim ki bu öfkem ve altında yatan büyük üzüntüm haksız değildi (haklı olmak da neyse işte). Ruhsal aydınlanmaktan bahsedip tecavüz ve taciz eden, aydınlanmaya adanmış ama insanların yediği bir lokmayı eleştirenden, ekolojiden bahsedip para kazandığım için linç edenlere, alternatif tıp doktoru olup fiziksel şiddet uygulayanlardan, insan psişesinin derinliklerinden dem vurup psişik şiddet uygulayanlara maruz kalmıştım seneler boyunca ne de olsa. Hep salak ve saf biri oldum ve bundan hem nefret ediyorum hem de bu halimle gurur duyuyorum. Unutmak ve ilerlemek hem lanetim hem de en büyük yaşam desteğim oldu. Fakat sıklıkla fark ettiğim şeyin hazmını sağlayamıyorum: Zaman zaman kendimi, ruhumu, bedenimi, duygularımı yok saydığım gerçeğini. Burada oturup da kendimi derinlemesine analiz edecek değilim -gelmek istediğim nokta şu:

Neyi ateşli şekilde savunuyorsak sanki orada hep bir kör nokta var ve o kör nokta sanırım bizim için çok hayati önemde. O noktayı es geçersek birbirimizi katledeceğiz.

Mesela bu sabah bir canlı yayına denk geldim. Kendisini “biraz farkında” olarak tanıtan bir yarı-ünlü. Süre gelen olaylar içerisinde tepki gösterenlerin “taraf” olduklarını, onunsa bu günlerde sükunetini koruduğunu çünkü birlik deneyimi için daha yukarıdan (!) bakmamız gerektiğini anlatan oldukça kişisel gelişimci bir konuşma dinledim. Ne yazık ki “spiritual-bypass” çok sinsi bir iblis, siz anlamadan sizi şişim şişim şişirir, sanırsınız ki sükûnet altındır ve siz çemberin dışındasınızdır ve her şeyi “diğerleri”nden daha net görüyorsunuzdur. Yanılgılardan yanılgı beğenin. Ha, burada çıkıp “anam, bunlarda aynı bokun laciverti,” demek istemiyorum (yalan söylüyorum) fakat işaret etmeye çalıştığım yer sanırım şurası: Nerede çokluk orada bokluk. Gelin şimdi bunu “bilimsel” olarak açıklayayım.

Bundan on sene önce, psikoloji alanında ihtisasıma (övüneyim di mi) başlamadan önce doğa sevdamı pratiklikle birleştirip permakültür tasarımcısı oldum. Hocamın iki cümlesinden biri “örüntü her şeydir” idi. O zamanlar bu çok romantik ve biraz da spiritüel heyecanımdan dolayı baş döndürücü bir gerçeklik olarak gelirdi. Uzun süre bu dediğinin ne olduğunu “gerçekten” anlamadım -aslında bundan bir sene öncesine dek hiç anlamamışım. Şimdi, çömez bir analitik psikolog (Jungiyen analist) olarak “örüntü her şeydir” ne demek daha iyi anlıyorum (umarım!) çünkü deneyimledim -aslında hepimizin her gün deneyimliyoruz. Hocamın bahsettiği doğal örüntüler, Jung psikolojisinde mevzu bahis olan arketiplere denk geliyordu. Daha önce yazdığım birkaç makalede[1] arketiplerin ne menem bir şey olduklarını anlatmıştım -burada özet geçeyim (C. G. Jung’dan):

“İlksel imge, yaşam sürecinin yoğunlaşmasıdır. Düzensiz veya bağlantısız görünen iç algıları ve duygusallığı koordine ederek tutarlı bir anlam verir ve bu yolla psişik (ruhsal) enerjiyi hiç kavranamayacak algıya esir olmaktan kurtarır. Aynı zamanda, uyaranların algılanmasıyla açığa çıkan enerjilerle kesin anlam arasında bağlantı kurar ve eyleme rehberlik eder. Zihne, doğanın yolunu yeniden gösterip saf içgüdüyü zihinsel formlara yönelterek ulaşılamayan, birikmiş enerjiyi açığa çıkarır.”

Jung’un bahsettiği bu enerjiler, yani psişik kaynaklar, yani arketipler iyi şeyler olmalıydılar. Ne de olsa “insanlığım tüm buluşları, eylemleri, yenilikleri, gelişimleri ardında arketipler bulunur,” diyordu amca. Fakat Einstein’ı yönlendiren ne menem bir arketipse bize iyiliğin ve gelişimin yanında çokça şeytanlık (atom bombası) ve yıkım da getirmişti. Bu, Jung’un arketiplerin ikili ve paradoksal yapılarından kaynaklanıyordu: Mercurius hem haberci hem de aldatıcıydı; Bastet savaşçıların tanrıçasıyken aynı zamanda insanlığı yok etmeye kalktı; Seth, Osiris’in, Şeytan ise İsa’nın ikiz kardeşiydi…

Arketip dediğimiz psişik olgular insan varlığının en güçlü kaynakları gibi görünüyorlar ve bizler, onların etkisi altına girmeye çok meyilliyiz -özellikle de konu topluluklar olduğunda (bu konuyla ilgili Marie-Louise von Franz’ın ifadeleri kayda değerdir – burada bulabilirsiniz). Arketip, bireyin egosunu ele geçirip onu istediği şekilde kullanabilir, deriz -ve bu, dışarıdan projeksiyon aldığınızda çok daha kolay hale gelir. Sonuç: Suursuzlaşırız. Yani, çokluk olan yerde karanlık kaçınılmazdır. Haliyle, insaniyeti, iyiliği ve sevgiyi savunanlar lider ya da doktor/psikolog vs. olunca sapıtır ya da aslında kendilerini kurtarma peşindedirler, doğayı toprağı savunanlar parası olanlara hakaret eder ya da onları aşağılar, kişilerin gelişiminin peşinde olanlar kendilerini bilinçsizce üstün görür ama aslında kendi gelişmemişliklerinden utanırlar…. Her şey döner dolaşır komplekslere, dolayısıyla da arketipsel mevzulara ulaşır. Ve konu kitle olunca ise insan kontrolünü kaybeder çünkü artık kolektif alandasınızdır, yani bilincinizi korumak nerede imkansızdır (“İnsanın tüm kontrolü birey, kitle hareketine yakalandığı anda biter. İşte o zaman arketipler çalışmaya başlar -ki bu, bireyler bildikleri şekilde başa çıkamadıkları durumlarla karşılaştıklarında da meydana gelir.” C. J. Jung). Elinizden gelenin en iyisini dahi yapsanız ya sizi kullanmaya hazır nazır arketipler (ör. kahraman ya da kral arketipi) ya da egonuz (ego da bir arketiptir) yönetmeye başlar. Sağduyu biter, ne dediğinizi bilmezsiniz ve bolca duygu üretilir. Bu duygular sizi bulutsu bir dünyaya taşır ve etrafınızı göremez, içinde olduğunuz dünyanın gerektirdiklerini yapmak için çabalarsınız. Bir anda (eğer şanslıysanız) fark edersiniz ki siz, topluluğun olmasını istediğiniz kişisiniz ve kim olduğunuza dair en ufak fikriniz yok. İşte tam da bu nedenle ünlülerin, guruların, topluluklara liderlik edenlerin hayatlarını nasıl idame ettirebildiklerine şaşırarak ve merakla bakarım. Bu, tahminim o ki, çok büyük bir “sağlıklı” ego ister (ego, anlayabildiğimiz kadarıyla, iki şekilde gelişir: sağlıklı, yani bilinçli ve sağlıksız, yani şişkin ya da bilinçsiz). Egosu oldukça zayıf bir mahlukat olarak, şuursuzluklarının içerisinde sosyal medyada binlerce hatta yüzbinlerce takipçiye maruz kalarak onların talepleriyle hayatlarını bilinçsizce (çünkü bir kere topluluğa maruz kalmaya görün, şuurunuzdan en iyi ihtimalle büyük bir kısmını kaybedersiniz -bknz. projeksiyon) şekillendirenleri hayretle gözlemliyorum son birkaç senedir. İşin kötüsü, sanıyorum ki çoğumuz bunun farkında değiliz -çünkü şuursuzluk, içerisinde olanın kör olduğu şey, bir bulutsudur. Bir kere elinize yangın hortumu almaya görün, kahraman ilan edilirsiniz ve onlarca insanın psişesinde yer alan “kahraman” arketipinin projeksiyonuna maruz bırakılırsınız. Bu ne yazık ki sadece bunun gibi durumlar için de geçerli değildir. Bir kadın toplum standartlarında “güzel”dir ve anima projeksiyonuna maruz kalır. Bu psişik olguları, yani arketipleri, taşımak kolay değildir. Projeksiyonu alan kişiler büyük bir yük altında kalırlar ve çoğunlukla kendileri de bunu görmez. İşin diğer kötü yanı ise projeksiyonu alanların kendi kapasiteleri bu aldıkları arketip projeksiyonlarından çok daha düşük olabilir ve o zaman da ya bunların altında ezilirler ya da “kendilerini bir şey sanarak” insanları yönlendirir (hatta doktor, profesör, spiritüel lider olarak bunu yaparlar) ve onlara büyük yıkım getirebilirler. Tabi günümüzde bunu yapmak çok daha kolaydır -instagram sanırım bu şaheseri en iyi şekilde görebileceğimiz yıldızlı plarfotmumuz.

Konuyu nereye getirsem… diye düşünürken “iyilik ve kötülük” meseline bir atıfla toparlamak istiyorum, ki “gölge” mevzuatından da kaçamayacağım bir istişare alanı olacaktır bu mesel. 

Ekolojik, politik, ekonomik krizler ortasında kalan bizlerin, belki de “her iyilik bir maraz doğurur” ifadesinin ve bu ifadenin arkasındaki çok boktan psişik gerçeklerin üzerinde derinlemesine çalışması fakat bunu “gölge çalışması” furyasının ve kişisel gelişimin gölgesinde değil, hakiki ve yaşamsal düzlemde, tek-taraflı geliştirdiği tutumu hazmedeceği şekilde irdelemesi sanıyorum ki her birimizin “insan” sıfatını kazanabilmesi için zor, çetin ama bir o kadar da gerekli bir yol. Ne demiş simyacı: “in stercore invenitur aurum nostrum.”*

Yol uzun ve meşakkatli, dikkati dağıtacak yığınla zırvalık var ve zaman sadece bir hayat. Herkese çokça kolaylık ve metanet diliyorum.

Didem Çivici – Copyright ©2021
Jungiyen Analist @ C.G. Jung Institut Zürih


* “altınımız pisliğin içerisindedir.”

[1] https://didemcivici.com/2021/07/25/arketipler-sahiplik-meseli/

Bokun İçerisinde Altın Aramak” üzerine 3 yorum

  1. Yazınız o kadar iyi geldi ki… Toplu hareketlere hep mesafeli kalan (nedenini bilmiyorum ve çok merak ediyorum.) bünyemin hüznü ile oturuyorum günlerdir…yalnız hissederek.. Umarım ömrümüz biraz farkındalığa yeter.. Sağ olun yazınız için…

    Liked by 1 kişi

    • Umuyorum yalnızlığımızın içerisinde birlikteliği, birlikteliğin içerisinde ise birey olmayı keşfedebilir, bunu öğrenebiliriz.
      Okuduğunuz ve içinizden geçenleri yazdığınız için asıl ben teşekkür ederim.

      Beğen

  2. İnsanların en büyük sorunu, yansıtma ve projeksiyon yaptıklarının farkında olmamalı.

    Yaziniza itafen büyük egolar diyince aklıma geldi;

    “derman arardım derdime
    derdim bana derman imiş
    burhan arardım aslıma
    aslım bana burhan imiş

    sağ u solum gözler idim
    dost yüzünü görsem deyu
    ben taşrada arar idim
    ol can içinde can imiş

    öyle sanırdım ayriyem
    dost gayridir ben gayriyem
    benden görüp işideni
    bildim ki ol canan imiş”
    (Niyazi Mısri)

    ” Ey gönül! Sen aynada kendini eğri görürsen. Bu eğrilik Sen’dendir. Eğri olan Sen’sin, ayna eğri değil. Ayna her şeyi doğru gösterir. Önce Sen kendini doğrult. Hoşluk, güzellik. Varlığını, benliğini gidermektedir. Sen’se güzelliğini varlıkta arıyorsun. O burada görünmez. Sen her şeyi elde edebileceğin yerde ara. ”
    ( Mevlana Celaleddin Rumi )

    Kaleminize sağlık.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s