İklim Krizinin Ortasında İnsan ve Doğa

Yeryüzünde ne oluyor?

İnsan kaynaklı bir felaket mi, politik bir kriz mi yoksa doğal psişik bir tepki mi?

Belki de hepsi.

C. G. Jung, günümüz insanının (özellikle 19. yüzyıl ile birlikte endüstri ve tüketimi hedef alan yaşam tarzını benimseyen insanın) doğa ve psişe ile ilişkisini her fırsatta eleştirmiş, doğuracağı sonuçları psikolojik olarak defalarca ortaya koymuş ve tartışmıştı. Yirminci yüzyılın iki büyük savaşının ardından, insanın psişik yapılanmasının ne kadar önem taşıdığını bilinçdışı ile karşılaşmalarını detaylı şekilde yazdığı Liber Novus’ta ve otobiyografisi Anılar, Düşler Düşünceler’de ele almıştı. Jung diyordu ki, bilinçli tutumun çok fazla tek yanlı olması psişik dengeyi bozar ve psişe her daim bütünlenmeyi ve dengeyi aradığından dolayı bu bilinçli tutumu telafi edici bilinçdışı tutumlar sergiler. 

Günümüz insanını psikolojik ve sosyolojik olarak incelemek bize yeteri kadar onu yargılama hakkı verebilir: Aşırı hızlı yaşam, her şeyi bilmeye çalışan bir zihin, yavaşlık ve emek gerektiren durumlar karşısında huzursuzluk ve acelecilik, irrasyonel olan her şeye en iyi ihtimalle mesafeli bir tutum, dışadönüklük obsesyonu, kendini doğadan daha üstün görmesi, sadece nedensellik (sebep-sonuç) temelli yaklaşımları benimseme, tarım başta olmak üzere mümkün olan her alanda monokültürel bir yaşam, salt tüketimden zevk alma, “daha çok” kavramının benimsenmesi… vs. Bu listeye, genel olarak madde ve bedenin sömürülmesi (tarım yöntemleriyle besin kaynaklarının, tüketim nesnesi olarak doğal kaynakların, süper sağlıklı ya da genç kalmak adına aşırı spor, anti-aging, vb. aracılığıyla insan bedeninin) de eklenmeli çünkü “ne yazık ki madde, psişik bir değeri olmayan, kuru, insan-dışı ve tamamıyla entelektüel bir konsept halini aldı.” Beden ve gıda artık tanrıların kutsadığı şeyler değil, incelenmesi ve tüketilmesi hoş görülen mekanik olgular. İnançlı bir pagan için toprağı sömürmek, gıdayı hor görmek ya da doğa sakinlerine zarar vermek (ör. ilaçlamak, böcekleri öldürmek vs.) tanrıları kızdırır ve bir sonraki sene ekin alınması ya da yiyecek bulunmasını riske atardı. Günümüz insanı tanrılardan ya da kendi tanrısından korkmuyor artık; çünkü kendisi tanrılaştı.

Jung, insanı kendi doğasını, yani psişesini reddeden bir hayvan olarak incelemişti. İnsan denen yaratık, kendi köklerini, kendi doğasını, atalarını reddetmiş, sadece ego odaklı bir yaşamı benimsemişti. Oysaki insanın psişik yapılanması bize egodan çok daha fazlası olduğumuzu söylüyordu:

İnsanın bilinçdışı filogenetik bir yapıya sahipti (Pleistocene psişe) ve Jung bu tarih öncesinden gelen psişeye kolektif bilinçdışı ya da kolektif psişe ismini vermişti. Kolektif psişe, insanlık tarafından paylaşılan, içgüdüleri ve biyolojik yapılanmayı da kapsayan psişik bir olguydu. Bu psişik alan sağlıklı çalışmadığında ya da insan egosu tarafından gerektiğinden fazla tahrip edildiğinde ya da bastırıldığında patoloji oluşumu kaçınılmazdı. Bu patolojik durum bireyde ya da toplumlarda, hatta tüm insanlıkta ortaya çıkabilirdi. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda Avrupa’nın durumunu ve Almanların Yahudilere karşı tutumunu Jung, bilinçdışının kontrolsüzce sapması ve kolektif gölge ile açıklamıştı. Bu bilinçdışının reaksiyonunu günümüzde de doğal felaketler ve yine savaşlar, kıtlık, soykırımlar şeklinde gözlemlemek gayet mümkün gibi görünüyor. Ne de olsa “…çok hızlı büyüyen bir bitki kolaylıkla köksüzleşir… sakinlik, dengeli büyüme ve nazik ve yavaş ilerleme başarılı bir gelişim için gereklidir”[1] fakat görünen o ki bizler bu çok önemli detayı çok uzun zamandır atlıyoruz. Kökleri olmayan bir ağaç serpilemeyeceği gibi meyve de veremez. Oysa ki…

“Ruhumuz ve bedenimiz, atalarımızda da olan bireysel öğelerden oluşur. Bireyin ruhundaki “yenilik” çok eski öğelerin sonsuz değişimlerinden biridir. Bu nedenle, ruhun ve bedenin yoğun bir biçimde tarihsel nitelikleri vardır ve bunlar bir varlık dünyaya geldiğinde, kendilerine bu yeni şeyin içinde doğru dürüst bir yer bulamazlar, yani atalarımızdan gelen nitelikler bu yeni şeyle tam uyum içinde değildirler. Günümüz ruhu çağdaş olduğunu savunsa da insanoğlunun ne Ortaçağ’la ne Antik Çağ’la ve ne de ilkellikle işi bitmiştir. Buna karşın, bizi köklerimizden uzaklaştırdıkça artan bir gelişme seline kendimizi kaptırdık gidiyoruz. Çoğu zaman, geçmişten kopmak, geçmişi yok etmek demektir. Böyle olduğunda, ileriye doğru gitmekten başka bir olasılık kalmaz. Oysa medeniyetimizin getirdiği “hoşnutsuzluk”, köksüzlüğümüzün ve geçmişle bağlantımızın yitmesinin sonucudur. Sürekli bir telaş içinde, evrimsel geçmişimizin henüz yakalayamadığı günümüzden çok gelecekte ve onun getirmeye söz verdiği hayal ürünü bir altın çağda yaşıyoruz. Giderek artan bir verimsizlik duygusunun, hoşnutsuzluğun ve huzursuzluğun kamçılamasıyla, düşüncesizce yeniliklere doğru koşuyoruz. Elimizdekilerle yetinmeyip verilen sözlerle yaşıyor, günümüzün ışığı yerine, sonunda bize uygun bir güneşin doğacağını umut ettiğimiz geleceğin karanlığında yaşamayı yeğliyoruz. Bilimin en parlak buluşlarının bize getireceği ürkünç tehlikeleri bir yana bıraksak bile, daha iyi bir şeyin, her zaman çok kötü bir bedeli olduğunun bilincinde değiliz. Örneğin, daha çok özgürlük sağlama umudu, devlete köle gibi daha çok bağlanmayı getirir; bu da umudun yok olması demektir. Babalarımızın ve atalarımızın arayışlarını anlamadığımız için kendimizi de anlayamıyoruz ve bunun sonucunda birey, çekim gücüne kapılan bir zerreciğe dönüşüyor.

Gelişmenin getirdiği yenilikler, yani yeni yöntemler ve araçlar, kuşkusuz ilk anda insanı çok etkiliyorlar ama uzun vadede düşünüldüğünde bunlar kuşku verici ya da en azından çok büyük bedeller ödememiz gerekecek şeyler. Genelde, insanın mutluluğuna ya da huzuruna hiçbir biçimde katkıları olmuyor. Çoğu, yaşama aldatıcı hoşluklar ekleyen şeyler. Örneğin, ne yazık ki, yaşam temposunu hiç de hoş olmayan bir biçimde hızlandıran ve kendimize her zamankinden daha az zaman ayırabilmemize neden olan hızlı iletişim araçları. Eskilerin dediği gibi: Omnis festinatio ex parte diaboli est. Yani: Acele işe Şeytan karışır.”[2]

C. G. Jung, günümüz toplumlarındaki genel sorunu, bireyin güdüler dünyasıyla, yani bilinçdışıyla (Doğa ile), olan tüm bağını koparma tehlikesiyle karşı karşıya olmasına bağlar. Doğayı (kendi bilinçdışın, bedenini, içindeki hayvanı ve aynı zamanda kendi içindeki ‘günahkâr pagan’ı ya da ‘Allah’sız’ı) son iki bin yıldır iyice kontrol altına almaya çalışan homo sapiens için hem iyi hem de kötü bir haber: Güdüler, doğa ve içimizdeki hayvan yok olmaz ya da kontrol edilemez, olsa olsa bilinçdışına (yani gözümüzün göremeyeceği karanlıklara) itilir ya da bastırılırlar ve bilinçsizce yaşanmaya devam ederler. Daha kötü olan şu ki, doğa ve güdülerle birlikte ruh da yitirildi -bu, ilkel insanın “ruh kaybı” dediği şeydi. Elbette ki ebediyen bir kayıp değil bu fakat ruhun geri kazanılması önemli. Aksi halde günümüz insanını karşımızda bulmak mümkün: Yan komşusu açken normal hayatına devam eden, on çift ayakkabıya bir çift daha eklemeye çalışan, şehir apartmanlarında konserve balık gibi yaşayarak doğa ile ilişkisini tamamen yitiren, kendi inancında/düşüncesinde olmadığı için karşısındakine düşman gibi bakan, tükettiği kaynakların kendi çocuklarının felaketi olacağını umursamayan günümüz insanı. Ruh (anima), insanı canlı ve yaşamla ve kendisiyle bağlantıda tutan “eros”tur; bağlaçtır, ilişkilenmedir. Ruh olmadan robota dönersiniz, mekanikleşirsiniz, depresif bir hale gelir ve önünüze sürekli bir havuç koyarak (iş, aile kurmak, çocuk ‘yapmak’, ev almak, vs.) hayatınıza devam edersiniz fakat hiçbir havuç sizi kendinize ulaştırmaz çünkü kendi ruhunuzu yanlış yerlerde arar durursunuz. Fakat Doğa (Psişe) buna izin vermez ve böylesi tek yanlı ve uç bir tutumu telafi etmek için tepki gösterir. Jung, psişenin bu tutumuna “compensatory function” demişti, yani telafi fonksiyonu. Fakat bu psişik dengeleme her zaman egoyu hoşnut edecek şekilde ivmelenmez, hatta tam tersine, genelde egoyu ve egonun tutumunu yıkıcı şekilde meydana gelir: kazalar, hastalıklar, salgınlar, savaşlar, doğal afetler, vs şeklinde. Sıkıntı şu ki, psişenin kendi bütünlüğünü korumaya yönelik gibi görünen bu ivmelenmeni farkında olmayan insan, kendi bildiği şekilde devam ettiği sürece hem kendisini hem de beraberinde pek çok canlıyı yok etmeye muktedir. Jung, evrimimizin sınırına ulaştığımızı ve bundan sonra ancak gerçekten kim olduğumuzu anlayabilirsek hayatta kalabileceğimizi söylemişti. Ona göre “rasyonellik, yaşamımız pahasına kazanılmıştı” ve eğer medeniyetimizi korumak istiyorduysak, bilinçdışını ve psişeyi tanımak, onu keşfetmek ve anlamak zorundaydık. Bunun içinse görünen o ki günümüz insanının kendi içindeki primitif olanla, yani kolektif psişe ile bağlarını yeniden kurması kaçınılmaz. Psişeyi (Doğa’yı) reddeden kendi varlığını reddetmiş demektir, onu suiistimal edense aslında kendini yok ediyor. İnsanın belki de anlaması yararlı olacak şey şu: Onun, doğal zihin ve kültürel zihin arasında seçim yapması gerekmiyor; her ikisini de kabul edecek bir yaşam tarzına ihtiyacı var.

Didem Çivici – Copyright ©2021
Jungiyen Analist @ C.G. Jung Institut Zürih


[1] Hexagram 49, ‘Jian’

[2] Carl Gustav Jung. “Anılar, Düşler, Düşünceler”, ss. 278-79, Can Yay.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s