Sembol ve Mit Olarak “Corona” (Covid)

Geçen yıl Nisan ayında C. G. Jung Institut’a bir sembol ödevi yazmak için hazırlanıyordum[1] ve bu, Corona virüsünün pandemik bir durum olmaya başlamasından hemen sonraydı. Kısa bir süre sonra, bu dünyadaki çoğu canlı gibi, korku, şok ve kafa karışıklığı dalgaları arasında buldum kendimi. Tüm süreç çok önemli bir tarihsel olay gibi görünüyordu ve makaleyi Corona virüsü hakkındaki yazmaya karar verdim. Bunu sadece entelektüel olarak tartışmak için değil, aynı zamanda olanı hissederek ve düşünerek, sembolik anlamının en azından bazı bilinçsiz kısımlarını (ve dolayısıyla arkasındaki arketipsel hikâyeyi) bilince getirebileceğim, kendim adına biraz rahatlayabilirim umuduyla yaptım. Ve en sonunda, neredeyse bir yıl sonra İngilizce olarak herkese açık bir şekilde paylaştım, şimdi ise dilimizde yayınlanmasının vakti sanıyorum.

Bu makaleyi yazmaktaki amacım Corona’nın (virüs) sembolünü ve krizle karşı karşıya olan bizlerin genel tutumunu tartışmaktı. Makale içerisinde sembolik yaklaşımın yanı sıra, o zaman olanlarla (ve hala da öyle olduğuna inanıyorum) ilişkili olduklarını hissettiğim olası arketipsel hikayelere de yer verdim. Bunların yanı sıra, pandemi başlamadan birkaç ay önce gördüğüm birkaç rüyamı da analiz ettim. Fakat ödevde geçen tüm rüyalarımı halka açık bir şekilde paylaşmak konusunda rahat değilim ve bu yüzden içeriğinde sadece son iki rüyamı bulacaksınız -gerisi şimdilik karanlıkta kalacak.

Aşağıdaki makalede aşağıdaki başlıkları bulacaksınız:

  1. “Taç” Corona
  2. “Anne” Corona
  3. “Son” Corona
  4. “Hilekâr” Corona
  5. Corona (Covid) Hakkındaki Rüyalarım
  1. “Taç” Corona

Latincede “corona” kelimesi taç demektir. Taç, bence hem güç hem de güçsüzlük getirir. Bir kral veya kraliçe tacı taktığında güç kazanır, aynı zamanda başka bir şey kaybeder. Arketip gücü ölümlüyü şişirebilir (egoyu şişirir) veya onu bireyleştirebilir de. Kişi tacı alabilir ve bu göksel büyülenmede kendini kaybedebilir ya da tacı alabilir ve onun değil tanrıların gücünün farkında olarak büyüyebilir. 

Taç yuvarlaktır ve Kral ve Kraliçe ile ilişkilidir. Bununla birlikte, yuvarlaklığı bize “ruh” ile çok ilgisi olan geometrik şekli, daireyi getirir. Bu şekli Rönesans resimlerinde azizlerin başlarının hemen üstündeki “hale” olarak görüyoruz. O, ruhun getirdiği enerjiyi sembolize eder ve bir kral veya kraliçe tarafından giyilen taç en temelde ruhun, dolayısıyla psişenin bir sembolüdür.

Taç, aynı zamanda, feminen/dişil arketiple de bağlantılıdır: “Yuvarlaklık fikri, krallığın sembolü olan taçta da bulunur. ‘Corona regis’ külleri, vücudu, denizi, tuzu, anneyi ve Kutsanmış Bakire’yle anılır, dolayısıyla feminen element ile tanımlanır. Yuvarlaklık ve anne arasındaki bu tuhaf ilişki, annenin, bilinçdışının, bütünlük sembolünün ortaya çıktığı yer olmasıyla açıklanmaktadır. Yuvarlaklığın, olduğu haliyle, anima’da yer alması ve onun tarafından önceden şekillenmesi, animaya iyi ve kötü anlamda ‘Ebedi Feminen’i karakterize eden olağanüstü bir büyü gücü verir. Bu nedenle, belirli bir düzeyde kadın, özlemle bekleyen bütünlük ve kefaretin gerçek taşıyıcısı olarak görünür.” (C. G. Jung – CW 14, par. 499-500)

Böylece taç sadece güç getirmekle kalmaz, aynı zamanda ruha ait bir şey de getirir.

Bu kısımda Kral arketipine ve Kral’ın tacına odaklanmak istiyorum, çünkü sonraki bölümde Anne arketipi (Coronis efsanesi) aracılığıyla feminen arketipe odaklanacağım.

İçinde bulunduğumuz durumu, doğal olarak, bu yılın birkaç önemli astrolojik konstellasyonuyla ilişkilendireceğim: Satürn-Plüton ve Satürn-Jüpiter kavuşumları. Ve özellikle bu iki olayın kritik değişikliklere işaret ettiğini hissediyorum. Ancak bu değişiklikler neden kritik ve Corona virüsü ile ilişkileri nelerdir?

Satürn Kronos, Pluto Hades ve Jüpiter Zeus olarak bilinir. Bu üç kralın da tüm evreni yönetme arzusunda oldukları bilinmektedir. Chronos kurallarla, istikrarla ve eski moda olan her şeyle ilgiliyken, Hades ve Zeus değişimin ve zorlukların peşindedirler. İstikrara ve sabitliğe hiç de ilgili değildirler. Onlara göre, bazı şeylerin değişmesi, dönüşmesi, ölmesi ve yeniden doğması gerekir. Bu gezegenlerin sembolize ettiği şeylerin enerjik olarak neler getirdiğini düşündüğümde, özellikle şu anda dünyada meydana gelenlere bakmaktan ve bu konstellasyonlarla, virüsün hayatımıza getirdiği kriz arasında apaçık bir bağlantı görmekten kendimi alamıyorum.

12 Ocak’ta Satürn ve Pluto birliktelikleri gerçekleşti. Pluto (Hades) değişim arar. Yeraltı Dünyası’nın tanrısıdır ve karanlık ve kolektif bilinçdışına aittir. Ayrıca o, yıkımın ve çürümenin vücut bulmuş halidir. Persephone efsanesinde onu hem kötü hem de rehber olarak görürüm. O, Lucifer gibi, ışık getiren,bilinç getirendir. Chronos’un en büyük oğludur ve yıkım, çürüme, ölüm ve en önemlisi yeniden doğuşla ilgilidir. Bence o da Mısır’daki tanrı Anubis ile bağlantılıdır[2]; ölüleri Mısır’ın Yeraltı Dünyası’na kabul eder, yani Duat’a. Satürn her zaman yapı ve kural ararken, Plüton da kardeşleri gibi dönüşümü getirir ve sisteme meydan okur. O asidir. Bu nedenle, bu kavuşumun hali hazırdaki yapılarımıza, dünya düzenimize bir meydan okuyuş olduğu söylenebilir.

Burada sadece sembolün, taç olarak Corona’nın, anlamından bahsetmek istemiyorum, aynı zamanda onun dünyamıza, bilincimize neler getirebileceğinden de bahsetmek istiyorum. Aylar boyunca, ekonomik ve ekolojik kırılmanın yanı sıra sağlık sistemimiz ve çağlar boyunca inşa ettiğimiz her yapıdaki ayrımcılık etrafında birçok tartışmaya tanık olduk. Bence Corona tüm sistemde esnek bir değişimi simgeliyor. Ve bence gökyüzündeki konstellasyon güçlü bir eşzamanlılık örneği ve aynı zamanda da ola gelen değişimi arketipsel ve güçlü bir şekilde desteklemelidir.

Keiron Le Grice (Ph.D.) bu kavuşumla ilgili temel noktaları vurgulamaktadır[3]:

Derinlemesine psikolojik terimlerle, bireyleşmeyle ilgili olarak, Satürn-Plüton kompleksi özellikle üst üste gelen birkaç tema ve zorlukla ilişkilidir:

  • Satürn-Plüton deneyimi bizi döver ve güçlendirir, kendi iç kaynaklarımıza ve rezervlerimize güvenmeye zorlar, böylece bilinçdışına karşı bilincin ahlaki bir şekilde güçlendirilmesini etkiler.
  • Satürn-Plüton simyasaldır, bu da bizi derin bir dönüşüme iter. Jung’un tanımladığı gibi gölgeyle (kişiliğin karanlık yarısı) ve içgüdüsel bilinçdışıyla yüzleşmenin “Herkül yükü” ile ilişkilidir. Bu arketipsel astrolojik kompleks genellikle ahlaki irade ve çileci öz disiplin çabasıyla içgüdülere direnme, onları kontrol etme ve onların üstesinden gelme kapasitesini geliştirmemiz için bizi zorlar.
  • Tüm bu arketiple, aşırı bir korkuya ve kendini koruma dürtüsüne sürüş ile ilişkilidir, bu da genellikle başarılı bir şekilde ele alınabiliyorsa, bu tür korkuların temizlenmesini, serbest bırakılmasını ve entegrasyonunu mümkün kılabilir. Derinlerde yatan korkuların ve umutsuzca hayatta kalma dürtülerinin heyecanı içinde, bu duyguları ve dürtüleri öyle bilinçsizce bilince getirir ki korkuyu bilinçsiz şekilde yaşamak yerine onu deneyimleyebilmemizi ve sahiplenebilmemizi sağlar.

Yani, bana göre, içinde bulunduğumuz zaman bize psişemizin derinliklerine dalabileceğimiz ve kaynaklarımızı keşfedebileceğimiz potansiyel olarak yüklü bir süre veriyor gibi. Gökyüzünde ve yer üzerindeki konstellasyon bilinmeyeni ve bilineni bir araya getirir, böylece ruh, psişenin üçlemesinin (ruh-ruh-beden) maddi yönü olan beden ve tin (spirit) ile buluşabilir. 

21 Aralık’ta gerçekleşen başka bir takımyıldızı olan “Büyük Kavuşum” ile devam etmek istiyorum. Satürn “Eski Kral”, Jüpiter ise “Yeni Kral”dır. Bu, bildiğimiz düzende bir değişim ya da değişiklik anlamına geliyor gibi görünüyor ve sanırım bu konstellasyon çoktan harekete geçti. Şimdiye kadar zaten var olan sistemlerimizde bir değişim gördük: çalışma ortamımız değişti (çevrimiçi), sosyal hayatımız değişti, eğitim hayatımız değişti. Aşina olduğumuz hemen hemen her şey tamamen değişti ve bize çok belirsiz bir gelecek bıraktı. Ve çoğunlukla ilk görüşte hayatımıza karanlık, yabancılık ve umutsuzluk getirdi. 

Satürn-Jüpiter konstellasyonu 21 Aralık’ta meydana geliyor. O gün yılın en karanlık gecesi ve “ışığı getiren gece” olarak da bilinir çünkü o geceden itibaren günler uzar. Bu bana yine Lucifer’i hatırlattı, yani ışık getireni. Işık yükselmeden önce karanlık yoğunlaşır. O zaman belki de asıl soru şudur: Taç giyme ritüelinin mi zamanı geldi? Eski düzen değiştirilmeli mi ve değişmesi gerekiyor mu? Haliyle, düşünüyorum da belki de taç, “değişim” anlamına geliyordur.

Satürn’ü taç sahibi, Plüton’u veya Jüpiter’i meydan okuyanlar ve gelecekteki taç sahipleri olarak ele alırsam, virüsle ve yaşamlarımız üzerindeki etkileriyle başka bir bağlantı görmeye başlıyorum: Satürn tamamen katı gerçeklik, sınırlar ve bedende deriyle ilgilidir. Virüsü düşündüğümdeyse: sınırlarımızın, cildimizin ötesine geçiyor ve vücudumuzda, dolayısıyla psişemizde, kendi krallığını ilan ediyor. Bir bakıma, bir işgalci ve kendi tacını istiyor. Yani, virüs gerçekten bir kral (taç) gibi davranıyor ve kendi krallığını arıyor olabilir mi? Ve belki de Corona bir değişim ve dönüşüm, bir ölüm-yeniden doğuş ritüeli arıyor; enkarnasyon arayan insan yiyici. 

2. “Anne” Corona
Yunanca: Κορωνις
Translitererasyon: Korônis
Latin Yazım: Coronis
Tercüme: Kavisli; yuvarlak (korônis)

Diodorus Siculus, Tarih Kütüphanesi 5. 64. 6:”Apollo ve Koronis’e (Coronis), babasından şifa sanatıyla ilgili birçok şeyi öğrenen Asklepios (Asklepius) doğdu.”

Ovid, Metamorfozlar 15. 624 ff:”[Roma] Coronis’in çocuğunu [Asclepius’u] şehri koruyan tanrılar arasında tanıttı.”

Mitolojide, anne Coronis’i şifacı Asclepius’ı doğuran kadın olarak görürüz. Yunan ve Roma Biyografi ve Mitoloji Sözlüğü’nde[4]  şöyle diyor:

“CORONIS (Korônis), Phlegyas’ın kızı ve Asclepius’un annesi. (Ov. Fast. i. 291; Schol. ad Pind. Pyth. iii. 14, 48, 59.)  Coronis, Apollo tarafından hamile kaldığında, bir Arcadian olan Ischys’e hayran kaldı ve Apollo bunu, Coronis’i izlemesi için görevlendirdiği bir kuzgun tarafından öğrendi veya Pindar’a göre, kendi peygamber güçleri tarafından Coronis’i öldürmesi için kız kardeşi Artemis’i gönderdi. Artemis buna göre Coronis’i Baebia Gölü kıyısındaki Tessaly’deki Lacereia’daki kendi evinde öldürdü. (Comp. Hom. İlahi. 27. 3.) Ovid (Met. ii. 605, &amp.c.) ve Hyginus’a göre (Poet. Astr. ii. 40), Coronis ve Ischys’i öldüren Apollo’nun kendisiydi. Coronis’in cesedinin yakılacağı sırada Apollo, veya diğerlerine göre (Paus. ii. 26. § 5) Hermes, çocuğu (Aesculapius) alevlerden kurtardı ve çocuğa şifa ve avcılık sanatında eğitim veren Chiron’a taşıdı.” [5]

Başka bir kaynakta[6] da şöyle der:

“Asclepius, Apollo ve Coronis’in çocuğu olarak dünyaya gelen bir yarı tanrıydı. Coronis, Yunanistan’ın Tessaly kentinden ölümlü bir kadındı. Hamileliği sırasında Coronis, Ischys’e (Antik Yunanca: Ἰσχύς “güç” anlamına gelir; “ischium” kalça kemiği anlamına gelir) âşık oldu. İlişkilerini öğrenen Apollo, Coronis’i yakması için ikiz kız kardeşi Artemis’i gönderdi. Ancak Apollo, doğmamış çocuğu Asclepius’ı annesinin yanan rahminden kurtarmaya karar verdi. Bu olayın insanlık tarihinde ilk sezaryen olduğu ve Asclepius’a adını kazandırdığı söyleniyordu, ki sezaryen, ‘kesmek’ anlamına gelir. Daha sonra bebek Asclepius’ı tıbbi becerileriyle tanınan bir centaur olan Chiron’a verdi. Chiron, Asclepius’u büyüttü ve ona nasıl şifacı olunacağını öğretti.”

Bu hikâyenin içinde, beni hayrete düşüren şey Coronis ve Asclepius arasındaki bağlantı. Coronis (Corona), şifacı olan Asclepius’ı doğurur. Denir ki, hastalık, iyileşmenin veya sağlıklı olmanın bir parçasıdır[7]. Kendime şu soruyu soruyorum: Corona, sağılığın, bütün olmanın bir parçası olabilir mi? Corona, içimizdeki şifacıyı doğuruyor olabilir mi? Sanırım cevap evet. Etrafımdaki insanların vücutlarına ve psişelerine eskisine nazaran çok daha fazla ilgi duyduklarını görüyorum. Kendimizi izole etmek zorunda kaldığımızdan beri, içsel tutumlarımızla çok daha fazla karşı karşıya geldik çünkü içinde bulunduğumuz durum sosyalleşmeyi ve libidomuzu dışarıda konumlandırmayı imkânsız hale getirdi. Bunun yerine, bir nevi regresyon (gerileme) başladı ve böylece daha içe dönük olmaya zorlandık. Olağanüstü dışa dönük bir dünyada yaşayan bizler “dışarıda” yaşamaya alışkındık. Nadiren evimize, psişemizin içine girdik. Ve hissim o ki, Corona, “Coronis” Anne olarak, bizi içeri (rahme, bilinçdışına, iç dünyaya, karanlığa) girmeye zorluyor ve iç şifacımızla buluşmaya, böylece tekrar bir bütün olabilmemiz için, belki de bizi bölünmeye itiyor.

Coronis ve Corona ile kurduğum başka bir bağlantı da “adalet” konusu. Marie-Louise von Franz’ın adalet ve doğanın düzeni hakkında söyledikleriyle karşılaştığımda, gerçek tacın insana değil, Doğa’ya (bilinçdışı, Kraliçe) ait olduğunu da fark ettim. Ve Doğa, adaletin annesi olarak doğal düzeni arar:

“Themis (Adalet), doğadaki intikamcılık, bizi çok ciddi bir duruma, dünyamızın en büyük sorunlarından birine ulaştırıyor: beyaz adamın uygarlığının rasyonel ve teknik gelişimi nedeniyle tıptaki büyük iyileşmenin yarattığı soruna. Bu, temelde beyaz ırkların hakimiyetinden kaynaklanmaktadır. Çok yakında dünya aşırı nüfusa sahip olacak; Birkaç yüz yıl içinde durum umutsuz olacak, ancak Birleşmiş Milletler ve diğer kuruluşlar Hindistan ve diğer Doğu ülkelerindeki hijyenik koşulları iyileştirmeye ve yeryüzünün aşırı nüfusa yardımcı olmaya devam ediyor. Muhtemelen doğa yeni bir virüs icat edecek -ve bir virüs fantastik mutasyonlar yapabilir- veya Rusya, ABD veya başka bir ülkenin atom bombasını kullanacağı bir duruma neden olacaktır çünkü insanlığın bir şekilde azaltılması gerek.” [8]

“Themis (Adalet) incinendir, çocuğu lanetleyen ve kötü peri/vaftiz annesi işlevine sahip olandır. Ana tanrıçanın uygarlığımızda çoktandır unutulmuş, ancak birçok ilkel uygarlıkta ve antik çağda var olmuş, garip bir şiddet ve intikamcı özellik içeren ve paralel erkek tutumuyla örtüşmeyen kadınsı bir ilkeyi temsil eder. İntikam veya cezalandırmayı düşündüğümüzde -intikam daha eski bir ceza şeklidir- hukuku, hukuk ihlalini ve yerleşik yasalara göre cezalandırmayı düşünürü, çünkü bu bizim geleneğimizdir,” ve şöyle devam eder: “Mitolojik standartlara göre, kadınsı adalet ve kadınsı bir intikam ilkesi de vardır. Hukuk ve adalet kurallarına göre bu ne olabilir ki? Bu, daha bireysel ve kişiseldir.” …. “Ama doğanın intikamı diye tanımlamak istediğim başka bir intikam ve ceza süreci daha var. Yirmi yıl boyunca bir kişi aceleyle ve oturmadan yemek yerse, sonunda muhtemelen mide rahatsızlıklarıyla cezalandırılacaktır. Buna yasal ceza denilemez; bu doğal bir sonuçtur – yanlış davranışı kötü şans veya hastalık takip eder.” [9]

Von Franz’ın bu ifadelerine dalarken, “Kıyametin yıldız taçlı kadını” (Vahiy 12:1) görüntüsü gözlerimin önüne geldi: “Güneşle giyinen, ayaklarının altında ay olan ve başında on iki yıldızdan oluşan bir taç olan bir kadın. Doğumun sancıları içindedir ve kırmızı bir ejderha tarafından takip edilir. O, ‘ulusları demir asayla yönetecek’ bir erkek-çocuk doğuracak.” [10]

Bu pasaj bana yukarıda tartıştığım Coronis efsanesini tekrar hatırlatıyor ve Coronis (Corona) ile kıyametin yıldız taçlı kadını arasında başka bir bağlantı görüyorum. Ulusları demir asayla yönetecek bir erkek-çocuk doğurmak, Coronis’in, üzerinde yılan olan bir asaya sahip Asclepius’u doğurmasıyla ilişkili gibi. Bu aklıma şu soruyu getiriyor: Asclepius tam olarak neyin sembolü? Peki bu yeni çağın onun tarafından yönetilmesi mümkün mü? Eğer öyleyse, o zaman bu ne anlama geliyor? Tıpta yeni ve daha bütünsel (bedeni psişeyle buluşturan) yaklaşımlar anlamına mı geliyor?

Tıp sadece ilaç ve operasyon değildir. Bunun çok ötesindedir. Gerçek tıp, psişe ve bedenle çok ilgisi olan “bütünlüğü” arar. Şimdi tıp dünyası “Fonksiyonel tıp” gibi bütünlüklü yaklaşımları memnuniyetle karşılıyor ve bence insanlığın ihtiyacı olan şey de bu. Bu virüs tek taraflılığın egemen olduğu bir çağın sonunu işaret ediyor olabilir mi? Ve bu, insan psişesinin bölünmesinin sonunu gösteriyor olabilir mi?

Corona virüsünün bazı özellikleri, “gölgelerden, durup dururken ortaya çıkması”, “Yiyip Bitiren (Devouring) Anne” başta olmak üzere Anne arketipinin yönlerini andırıyor.

Anne doğa, kan, beden ve ettir. Ayrıca, karanlıktır, bilinçdışıdır; bilinmeyeni, belirsizliği, gizemli olanı, gizli olanı temsil eder. Karanlıktan bir ejderha ya da cadı olarak çıkar ve hayatları sona erdirmeyi arzular. O ölüm dünyasıdır, Hades’in anavatanıdır ve bedenlerimizi ve hayatlarımızı yiyip bitirebilir. Yılan, akrep ya da örümcek gibi zehirli olabilir; korku getirir ve ondan kaçmak mümkün değildir.

Anne, “madde”dir (Mother; Mater; Matter). Bu “madde” yediğimiz yiyecek, mal varlığımız, vücudumuz vb. olabilir. Marion Woodman, gıdanın Anne’yi simgelediğini söyler. [11]  Bugünlerde “maddeyi” ne kadar bilinçsizce tükettiğimiz aşikardır. Gıdayla ilişkimiz aşırı uçlardadır: ya çok fazla tüketiyoruz ya da gıda kıtlığı yaşıyoruz. İnsanlar ya çok fazla yiyecek/madde tüketiyor ya da açlıktan ölüyorlar. Bu yüzden, bunu dengesizlik örneği olarak alıyorum. Jungcu bakış açısından bakarsak, bunun psişik durumumuzun bir resmini çizdiğini ve dış dünyamızda ifade bulan bir projeksiyon olarak alabileceğimizi düşünüyorum: Bilinçdışındaki tüketen / aç olan yön, bilinçli dünyadaki tüketen / aç nüfusa karşılık geliyor.

Maddeyle olan sağlıklı ilişki, maddeyi bizim bir parçamız olarak (hatta kendimiz olarak) görmek ve buna göre hareket olmak olacaktır. Ya da belki de, onu zaten kendimiz olarak görüyoruz ve bu yüzden onu durmaksızın tüketmeye çalışıyoruz – çünkü bedenimizi tüketmek / bitirmek istiyoruz! Belki de kendimizi ölümüne tüketmek istiyoruz. Ve belki de bu ölüme ihtiyaç var çünkü von Franz’ın dediği gibi azaltılmamız gerekiyor. Modern insan, dürüst olmak gerekirse, maddeye takıntılıdır: ihtiyaç duymadan yemek yer, ihtiyaç duymadan satın alır, ihtiyaç duymadan tüketir. Maddeyi tüketip onu suistimal ettikçe, Anne’yi ve dolayısıyla kendimizi tüketir ve suistimal ederiz. Kim bilir, belki de aslında Anne’yi bilinçsizce bitirmeye (öldürmeye) çalışıyoruz. Ve eğer iyi anladıysam, bilinçsiz olan ortadan kaldırılamaz veya kaybolamaz, fakat güçlenir ve reddedilirse veya göz ardı edilirse agresif bir şekilde hareket edebilir. Onu bilinçdışında tutmak için yapılan baskı (itme) onun daha büyük, daha güçlü ve agresif hale gelmesine neden olacak ve bilinçsiz olduğu için de kontrolsüzce (bilinçsizce) hareket edecektir! 

Virüsü ve etkilerini düşündüğümde, bu kontrol edilemeyen felaket, bilinçdışının bu yönünün inkâr edilmesine dayanıyor gibi görünüyor, yani maddenin ruhunun. Maddenin içinde derin bir anlam görüyorum ve ona, aynı simyacıların da dediği gibi, yaşayan bir varlık derdim. Ve inanıyorum ki, bu tine saygı ve ilgi göstermeden hareket etmeye başladığımızda, aynı bir mahkûm gibi isyan edecektir. Bedenlerimizi hapishane olarak görüyoruz, vücudumuzu doğru dürüst besleyemiyoruz ve bunu her gün yapıyoruz. Çoğumuz, bilinçsizce, bedenlerimizi ya yetersiz besliyoruz ya da aşırı besliyoruz. Vücudumuzu personalarımız olarak görüyoruz – hepsi bu: Birkaç on yıl önce çok ince olmak modaydı ve şimdi ise kaslara sahip olmak moda! Gördüğüm şey şu: Bedenlerimizi birer makine ve hatta gösteriş için kıyafet olarak ele alıyoruz, değerli varlıklarımız olarak değil. Beden, psişenin bir parçası olarak değil, bir yabancı olarak ele alınıyor. Ve bu nedenle de sanırım, bir yabancının (bir düşmanın, bir virüsün) dileğimizi (yani ölmeyi, yenip tüketilmeyi) yerine getirmesini bilinçsiz bir şekilde dilemiş olabiliriz.

İki yıldır beslenme ve diyet terapisti olarak çalışıyorum ve özellikle anoreksiya nervoza, bulimia nervoza ve diğer sistemik kandiyazis vakaları gibi yeme bozuklukları da dahil olmak üzere birçok vakaya tanık oldum. Bu sağlık sorunlarına dikkat ettiğimde, basit bir yapı değil, karmaşık bir yapı görüyorum. Bu vakalar asla sadece gıdayla ilgili değil, bundan daha fazlası. İnsanlar daha az veya daha fazla yiyor olabilir ve bunun bir önemi yok. Sonuç olarak kendilerini düzgün bir şekilde beslemeyi reddediyorlar: ya çok fazla abur cubur yiyorlar ya da hiç beslenmiyorlar. Bence, her iki durum da aynı noktaya işaret ediyor: Beden her şekilde zaten açlıktan ölüyor. Woodman bu konu hakkında şöyle demişti: “Bulimik, Anne’yi o kadar umutsuzca ister ki, onu (Mother; Matter; Madde) mideye indirir. Ama midesine indiği anda onu asimile edemez ve bu yüzden de kusar. Anoreksikse iç beslenme eksikliğinden uzaklaşana kadar Anne’yi reddeder ve iter.” [12]

Ayrıca, bir permakültür tasarımcısı olarak yıllarca modern tarımımızın sorunları üzerinde çalıştım. Pestisit ve mantar ilacı kullanmanın herhangi bir canlının ve toprağın refahına yardımcı olmadığını söyleyebilirim. Daha fazla kazanmak, daha fazla genişletmek ve daha fazla güç elde etmek için spreyler ve diğer tarım tekniklerini kullanıyoruz. Bununla birlikte, modern tekniklerin çoğu toprağı, dolayısıyla Doğa’yı kötüye kullanır. Dahası, bu hareket bizi kelimenin tam anlamıyla hasta eder. Her gün kendimizi zehirliyoruz. Doğa’yı unutmuşuz gibi hissediyorum. Ona sırtımızı döndük.

Entropinin gerçekte ne anlama geldiğini de unuttuğumuza inanıyorum ve tek ilgi alanımız sonsuz bir şekilde genişlemeye dönüştü. Doğa sonsuz genişlemeye izin vermez. Progresif (ilerleyici) bir aşamadan sonra regresif (gerileyici) evre olması gerekir. Dengeyi bulmak için genişlemenin durması ve gerilemesi gerekir. Sonsuz tüketim yoluyla genişlemeye öncülük ediyoruz ve yaşamlarımızı yaşlanma karşıtı uygulamalarla, yaşayacak yeni gezegenler bularak, uzaklara seyahat ederek veya daha fazla yemek yiyerek (özellikle de “sağlıklı” yiyecekler) uzatabileceğimizi/genişletebileceğimizi düşünme eğilimindeyiz. Ancak, genişlememizin bir sınırı var ve bunun farkında değiliz gibi görünüyor. Biz insanlar olarak, eylemlerimizin neye mahal vereceğini düşünmeden, tereddüt etmeden ilerliyoruz.  Eylemlerimizin sorumluluğunu almak hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Çoğumuz için tek gerçek şey, içinde yaşadığımız an ve nasıl daha fazlasına sahip olabileceğimiz, nasıl daha çok tüketebileceğimiz veya kazanabileceğimiz. Biyoloji, anatomi ve doğa bilimi okurken anladığım şey,birinin “diğerine” yol vermek için bir noktada durması gerektiğidir. Bu “öteki”, ya psişik enerjinin regresif (gerileyen) hareketini takip eder ya da uzun zamandır görmezden geldiğimiz varlıklarımızın gölge yönünü kabul eder. Ayrıca, peri masallarından ve efsanelerden şimdiye kadar anladığım şey, eğer insan kendini durduramazsa, bir yaratık, bir kral veya yaşlı bir erkek/kadın onu durduracaktır. Kişinin sınırları olmalı. Gılgamış’ta genç bir avcı ormanda vahşi bir adam bulur ve bunu yaşlı babasına söyler. Yaşlı adam vahşi adamı görmek ister ve onu gördüğünde, bu yaratığın Kral Gılgamış için iyi bir arkadaş olabileceğini söyler. Uruk’taki (Gılgamış’ın kasabası) halk, çok fazla enerjisi olduğu için Gılgamış’ın davul çalıp sokaklarda bağırdığı hareketlerine dayanamaz. Hikâyeye göre, Gılgamış çok fazla psişik enerjiye sahip gibidir ve bununla başa çıkamaz, bu yüzden de onu istediği gibi özgürce harcamaktadır. Ne yazık ki, onun bu tutumu halkını mutlu etmemektedir. Halkı, Gılgamış’ın enerjisinden bıkmıştır. Bu nedenle, enerjisini dengeleyebilmesi için ona bir “arkadaş” bulmaya karar verirler. Ve bu “yoldaş” daha sonra Enkidu (“ormana ait olan” anlamına gelir) olarak bilinen vahşi bir adam olarak karşımıza çıkar ve Gılgamış’ın gölge karakteri gibidir. Enkidu, karanlıktan ve durup dururken çıkar ve dengeleyici bir yön olarak hareket eder.

Sonsuz büyüme veya enerjimizi dikkatsizce harcama eğilimindeysek, bir dengeleme faktörüne ihtiyacımız olduğundan söz edebiliriz. Haliyle, Corona virüsünün de bu tür bir faktör olarak ortaya çıkmış olabileceğine inanıyorum. O, bize sınırımızı ne kadar aştığımızı hatırlatıyor. Bizi durduracak bir şeye ihtiyacımız var ve bir virüs bunu yapmamıza yardımcı olabilir. Durmaksızın çalışmayı, sosyalleşmeyi, üretmeyi ve en önemlisi de tüketmeyi bırakmamız gerekiyordu. Şimdi insanların çoğu daha az tüketimle daha küçük bir dünyada (evde!) yaşıyorlar. Bu nedenle, bana öyle geliyor ki Doğa dengeyi sağlamak ve böylece insanın bilinçli tutumunun aşırı tek taraflılığını telafi etmek (ve adalet getirmek!) için hareket ediyor. Ve burada da karşımıza “tehdit olarak Anne” çıkıyor: Corona virüsünü elinde kılıç tutan, Doğa ve beden tüketimimizin farkında olma zamanının geldiğini hatırlatan, aynı zamanda da bize büyümemizi söyleyen bir kadın olarak hayal ediyorum.

Karanlık Anne tehdit edici olabilir ve ego için istenmeyen ve beklenmedik durumlar yaratabilir! Anne’nin bu tarafı aynı zamanda “üvey anne” veya hikayedeki unutulmuş karakter olarak da bilinir ve kahramanı Külkedisi, Vasilissa, Pamuk Prenses ve Uyuyan Güzel’deki gibi bölünmeye zorlar.

Marie-Louise von Franz, “The Feminine in Fairy Tales” adlı kitabında Anne arketipinden bahseder ve üvey annenin inkâr edildiğinde veya unutulduğunda nasıl tepki verdiğini vurgular:

“… kompleksler, insanlarda ahenkli şekilde hareket etmezler; birbirleriyle savaşabilirler ve hatta diğer içgüdüsel dürtüleri bir kenara itebilirler. Bir tanrı unutulursa, kolektif bilincin bazı yönlerinin o kadar ön planda olduğu anlamına gelir ki, diğerleri büyük ölçüde göz ardı edilir. Anne tanrıça arketipi uygarlığımızda bu kaderi yaşadı.

Batı uygarlığının gelişmesi için, belki de Batı aklının ana tanrıçayı belirli bir süre görmezden gelmesi ve tüm vurguyu erkek gelişimine yapması gerekiyordu. Ancak psişenin göz ardı edilen organları, bedenin göz ardı edilen organlarıyla aynı şekilde davranır – düzensiz yemek yerseniz, mideniz rahatsızlanır. Fiziksel organlarımızın belirli bir miktar ilgiye ihtiyacı vardır; onların ihtiyaçlarını tek taraflılıkla görmezden gelemeyiz. Aynı şey psişenin organları için de geçerli. Eğer psişedeki bazı hayati çekirdekleri (nuclei) göz ardı edersek sistemde bir hastalığa neden olurlar. Mide sorunu sağlığın tamamen yok olmasına neden olabileceği gibi, düzgün çalışmayan bir kompleks de bütünün dağılmasına neden olabilir. Sonra da bir nevroz çıka gelir, ya da daha kötüsü, […]” Ve devam eder: “Dünyadaki tüm iyi niyetli hayır kurumları, Doğa Ana’nın karanlık tarafını dikkate almayan bir Weltanschauung (dünya görüşü) üzerine kuruludurlar; hıristiyan fikirlerine dayanırlar. Ama kişi, bir tanrıçayı görmezden gelirse, tanrıça kendini tekrar gösterecektir. Bir zamanlar doğa ve tanrıçanın karanlık tarafı uyum içindeydi, ancak on ikinci ve on üçüncü yüzyıllardan itibaren – örneğin mitolojide, şiirde ve dini hareketlerde görülebileceği gibi – doğal ödünlenme artık tek taraflı aydınlık tutumun çizgisinde değildi.”

Her arketipin çift doğası olduğunu biliyoruz ve Anne, kendi rolünü mükemmel oynuyor gibi görünüyor. Bununla birlikte, onun diğer yüzünü de görebileceğimizi düşünüyorum (“aydınlık” yönü): Hangi milliyetten olursak olalım, bu durumun içerisinde “birlikteyiz” ve insanlar dünyanın her yerinde birbirine destek olmaya çalışıyorlar: yaşlılar için bakkala gidiyorlar, fakirler için para bağışlıyorlar, bir şeye ihtiyaçları olup olmadığını sormak için birbirlerini daha fazla arıyorlar, v.s. Bu yüzden, bu savaş benzeri durumun da insanlığımızı hatırlamamızı sağladığını düşünüyorum. Pozitif anne arketipi gözetmek, paylaşım ve şefkatle ilgilidir – O, bir araya getirir! Ve dış dünyaya tehditkâr bir durum çöktüğünde, Anne arketipi hemen konstale olur. Böylece birbirimize daha fazla yardım etmeye ve birbirimize daha fazla değer vermeye daha istekli hale geliriz.

Bu kısmı özetlemek gerekirse, yine düşünmem gereken birkaç soru var: Bu hileli ve kafa karıştırıcı virüs, bize, Anne’yle yüzleşerek insanın ölüm arzusu hakkında bir hikâye anlatıyor olabilir mi? Bu virüs bizi, bir şeyleri kontrol edemediğimiz, er ya da geç bilinmeyenle, karanlıkla, bilinçdışıyla yüzleşmek zorunda kalacağımız gerçeğiyle yüzleştiriyor olabilir mi?

Bence insanlık olarak zaten küresel bir krizin, küresel bir nevrozun içindeydik ve Corona virüsünün başlattığı bu yeni durum, asırlardır başarıyla kurduğumuz şeyi “taçlandırdı”.

3. “Son” Corona

Coronis (Antik Yunanca: κορωνίς, korōnís, pl. κορωνίδες, korōnídes), antik Yunan papirüsünde bulunan ve tüm bir eserin sonunu veya şiirsel ve düzyazı metinlerinde önemli bir bölümü işaretlemek için kullanılan metinsel ve yuvarlak şekilli bir semboldür.

Konuşmanın sonunu işaretleyen bir coronis ile Philippidem’deki Hypereides’in son satırları (P.Lit.Lond. 134 col. ix, 2. yüzyıl MÖ)

Bu işaretin Yunan dilinde nasıl kullanıldığını merak ediyordum ve içinde daha derin bir anlam aradım. Böylece, başarılı bir yazar olan ve Analitik Psikoloji ile derinden ilgilenen, çeşitli dillerde derin bilgiye sahip ve Yunan asıllı olan Hervé M. Abajoli’ye[13] danışmaya karar verdim. Coronis’in ne anlama geldiğini sorduğumda, “Büyükbabam osti curona olarak okumam beklenen kısımları vurgulardı, bu da bölümün sonuna kadar anlamına geliyordu”. Bunun bir işaret (κορωνίς) olarak sembolizmini daha fazla tartıştığımızda, bu imgenin bir “dur” veya “mola” gibi olduğu, ancak “tam bir durak” veya “son” olmadığı sonucuna vardır. İmgeyi ve anlamını daha fazla düşündüğümde, “Coronis” veya “Corona”nın bir çağın, bir dönemin, bir bölümün sonunu (Balık?) simgeleyebileceği sonucuna vardım. Burada Hervé M. Abajoli’nin benim bu görüşüm hakkında söylediklerini alıntılamak istiyorum: “Yuvarlak bir şekle sahip olan bir virüsün, bir çağ geçişinin eşiğinde duran insanın temel davranış kalıplarını değiştirmesi tesadüf olamaz.”

Dr. Alfred Ribi Jung’un yaklaşımını şöyle özetler:

“Jung, Kırmızı Kitabının ilk sayfasını 1915’te besteledi. Bu giriş yaprağında, geleceğin kehanetiyle yeni bir çağın gelişini grafiksel olarak iç içe geçirmişti: İnsan bilincinde benzersiz bir dönüm noktası söz konusuydu. Durum, Liber Novus’un ilk sözleriyle duyurduğu gibiydi: “Olacakların Yolu.” Bu, onun öngördüğü yolculuğunun açılış konuşmasıydı ve Liber Novus’un metni boyunca da devam etti. Balık’ın astrolojik çağı ile çakışan iki bin yıllık Hristiyanlık çağı sona ermekteydi. Yeni bir Tanrı imgesi insan bilincinde konstellasyon arıyordu.” [14]

Bana göre, bu yeni Tanrı imgesi Anthropos’tur, yani bütün insan. Hervé M. Abajoli’nin yaklaşımına kesinlikle katılıyorum ve ayrıca, “Kavisli/Yuvarlak Olan” Corona’nın bize değişim zamanı olduğunu ve temellere, içgüdülerimize geri dönme zamanının geldiğini söylemeye çalıştığını hissediyorum. Ayrıca, kendi kuyruğumuzu yakalamanın ve yemenin zamanı geldi, aynı ouroboros gibi (tekrar yuvarlak!), ki ouroboros bence kendi gölgemizi yemeyi, bilinçsiz materyali entegre etmeyi ve böylece tüm ruhumuzu geri kazanmayı sembolize ediyor.

Burada Jung’un kendi sözleriyle şimdiye kadar kelimelere döktüklerimi özetlemek isterim:

“Güneşten inen bir ışık tini, bilgelik tini olarak tüm canlılarda yaşayan ve insana ‘elementlere zincirlenmiş ruhun’ özgür olabileceği sanatı öğreten, yaşayan bir tindir. Ustanın aydınlatılması Mercurius’tan gelir ve ustanın çalışmaları sayesinde Mercurius zincirlerinden kurtulur. Yükselen ve alçalan bu Mercurius duplekstir (ikili), bir ‘increatum’dur (kendi kendini yaratan). Kendisinin babası olan yılandır. Şiir, Mercurius’u esas olarak bir ışık tini olarak alsa da uroboros bir yeraltı Hermes’idir. Mercurius zıtlıkların bir bileşkesidir ve simyacılar öncelikle onun karanlık tarafıyla, yılanla ilgileniyorlardı.”  (CW 14, par. 480)

“‘Kendi içinde keyiflenen yılan’ (luxurians in se ipso), “kendini kucaklayan” Demokritan fiziğidir (natura) ve Mercurius’un tanınmış bir amblemi olan Yunan simyasının uroborosu ile sembolize edilir. O, zıtlıkların birliğidir ve bilinen o atasözünün simyevi bir versiyonudur: les extrêmes se touchent. Uroboros, sürecin amacını sembolize eder, ancak başlangıcı, massa confusayı veya kaosu değil, çünkü kaos, unsurların birleşmesi ile değil, çatışmaları ile karakterize edilir. ‘Tek bir günde doğum yapmak’ ifadesi (in uno die parturiens) aynı şekilde Mercurius’u ifade eder, çünkü o (lapis şeklinde) ‘bir günün oğlu’ olarak adlandırılmıştı. Bu isim, Yaratılış 1: 5’te ışığın yaratılmasına atıfta bulunur: ‘Ve bir gün akşam ve sabah vardı.’ Bu nedenle, ‘bir günün oğlu’ olarak Mercurius aydınlıktır. Bu nedenle, lux moderna ve tüm ışıkların üzerinde bir ışık olarak övülür. Merkür gezegeni güneşe en yakın gezegen olduğundan ve onun çocuğu olarak düşünüldüğünden dolayı, Mercurius da Pazar (Sun-day) gününün çocuğudur (güneş gününde doğmuştur).” (CW 14, par. 718)

Bu iki paragraf içinde, yuvarlak şekli, ouroboros’u, arketipin çift yüzünü ve şu anda içinde olduğumuz kafa karıştırıcı karmaşayı ve bir sonraki bölümde bahsedeceğim virüsün hileli doğasını bir araya getirmek istedim. Ama şimdilik, “kendi içinde keyiflenen yılanın” olağanüstü yönünün altını çizmek ve Corona’nın bir çağın (aion) sonunu ve dolayısıyla insanlığın yeniden doğuşunu simgeleyebileceğini söylemek istiyorum. 

4. “Hilekâr” (Trickster) Corona

Corona virüsü elbette ki bir “yabancı” ve bir “düşman” olarak görülebilir. Ve ironik bir şekilde, yaşayan bir şey bile değil! Virüsler aslında hayatta kalmak için bir canlıya ihtiyaç duyan canlı olmayan mikroorganizmalardır. Canlı bir organizma gibi davranırlar, ancak aslında değildirler ve bu nedenle bir “hilekâr” gibi davranırlar – şekil değiştiricidirler.

Trickster Jung tarafından şöyle tanınır:

“… çok eski antik dönemin arketipik psişik yapısıdır. En açık tezahürlerinde, hayvan seviyesini neredeyse hiç terk etmemiş bir psişeye karşılık gelen, farklılaşmamış bir insan bilincinin sadık bir yansımasıdır.” (CW  9i, par. 465)

Trickster, mitolojide, Hermes’tir, Merkür’dür. Belirsizliği ve bilinmezliğinin yanı sıra hızlı hareketiyle (“quicksilver” – hızlı gümüş) tanınır. Enerjisinin ayırt edilmesi ya da tanınması kolay değildir. Bir an ortaya çıkabilir ve aniden ortadan kaybolabilir. Zihinsel olarak olduğu kadar fiziksel olarak da yakalamak kolay değildir. Ama kesinlikle, getirdiği duygusal etki panik, endişe, korku, huzursuzluk, ajitasyon vb. olarak güçlü şekilde hissedilir.

Corona virüsü de Merkür gibi kafa karıştırıcı ve bulanık. Onu fiziksel olarak göremiyoruz; nereden geldiğini göremiyoruz. O kadar hızlı hareket ediyordu ki (Hermes gibi) tüm dünyaya yayıldığını göremedik. Civa (quicksilver) metali gibi, hızlı ve görünüşe göre kendini gizlemenin yollarını biliyor: Virüsü taşıyor olabilirsiniz, ancak yine de herhangi bir semptom göstermeyebilirsiniz. Bir bukalemun gibi, kendini cildinizin altına gizler ve kendi “krallığını” genişletmeyi mümkün hale getirir. 

Ayrıca, tacın dairesel şekli, feminen arketip (Anne) ve Merkür doğası arasında da bir bağlantı kuruyorum – özellikle de daha sonra rüyalarım hakkında tartışırken buna dair daha fazla örnek vereceğim. Ancak, Jung’un Mercurius’un doğası ve “tacı olan” arasındaki bağlantı hakkında söylediklerini de iliştirmeyi gerekli buluyorum:

“Elementlerin döngüsel temsili orta çağ simyasında iyi biliniyordu. Hizmetçi kız, ‘tacı olan’dı (redimita) ve onda yaşayan taçlı Bakire’yi, anima media natura veya anima mundi’nin eski resimlerini hatırlatan Cennetin Kraliçesi’ni biliyoruz. O, dünyada ilelebet yaşayan ilahi hayattır, ya da suların üzerinde hareket eden, tohumlarını sulara yerleştiren ve böylece Yaratılışın bedeninde esir tutulan pneumadır. Anima mundi, Mercurius’un feminen yarısıdır.” (CW 14, par. 450)

Corona virüsünün Mercurius’un feminen yarısı olan taçlı Bakire’nin sembolü ve enkarnasyonu olması mümkün mü? Bu soruya bir cevap bulmak için, Mercurius-Hermes-Hilekâr arketipini ve virüsü rüyalarım aracılığıyla biraz daha tartışacağım:

5. Corona (COVID) Hakkındaki Rüyalarım

Her ne kadar bu (ve burada paylaşmadığım) rüyalar çok iyi olmayan bir şeyin yolda olduğu konusunda endişelenmeme neden olmuş olsalar da Mart 2020’nin ortasına dek rüyalarım arasındaki örüntüyü ve bağlantıyı fark etmedim. Özellikle 8 Ocak’ta gördüğüm rüyadan sonra bir tür depresyona, ciddi bir nevroza ya da daha kötüsüne gittiğimi düşündüğümü hatırlıyorum. Ocak ayının sonunda, C. G. Jung Institut’taki Şubat dönemi için Zürih’e gitmeden hemen önce, anksiyete ataklarım çoktan başlamıştı ve sömestr boyunca da devam ettiler. Dr. Ribi ile rüyalarım ve sürecim üzerine iki analiz seansı yaptıktan hemen sonra kendimle derin bir bağ kurabildiğimi hissettim ve bir şekilde daha dengeli hissetmeye başladım – resmin tamamının bir kısmını görebiliyordum. Döner dönmez, 24 Şubat civarında, olanlarla yüz yüze geldim. Birkaç gün sonra, içimden gelen bir itkiyle resim yapmaya başladım ve bu sayede bağlantıları görebildim ve çok daha önce gördüğüm birkaç rüyayı hatırlayabildim. Bütün resmi göremesem de içimden, tüm bu rüyaların beni önümüzdeki krize hazır hale getirmekte olduğuna dair bir sezgiye sahiptim. Ancak, olanı tamamen anlayamadım, ama elimden geleni yaptığımı düşünüyorum. Yine o esnada, sembol ödevini bu konuda yazmanın daha derinlere inmemde bana yardımcı olabileceğini düşündüm, böylece belki, onu hissedebilir ve daha çok entegre edebilirdim. Ve bunu yapmak için, rüyalarımdaki semboller ve anlatılar hakkında sezgisel olarak duyumsadıklarıma, hissettiklerime ve sezdiklerime yol verdim. Velhasıl, bu bölümde, her rüya hakkında ayrı ayrı konuşmaya çalıştım ve umarım bunu içsel çağrıma uygun şekilde kelimelere dökebilirim. Son olarak şunu diyeyim: Bu rüyalar bizim “arketip rüyalar” dediğimiz rüyalar gibi görünüyor ve tam da bu nedenle onları bu makaleye eklemeyi uygun buldum.

8 Ocak 2020 – “COVIAD ve SAHTE AY”

“İstanbul’daki evdeyim, ikinci kattayım. Annem benimle. Dışarıda denizi görebiliyorum – evden belki 15 metre uzakta ve deniz boyunca uzanan uzun bir plaj var. Dışarısı karanlık ve gökyüzü bulutsuz. Genç bir adam var ve annemin bilgisayarını yeniden programlıyor ya da yardım ediyor. Bir web sitesi yapılandırıyor. Sonra aniden, gökyüzündeki dolunay ufka düşüyor ve gökyüzü bulanıklaşıyor. Ama sonra fark ediyorum ki gerçek ay arkada, ufukta duruyor ve tropikal fotoğraflardaki gibi kocaman. Yeni (sahte) ay bizi şaşırtıyor ve telaşlandırıyor. Gökyüzüne bakıyorum, havada garip bir şey var. Denizde bir hareketlilik var. Gece işi yapan insanlar var. Koruyucu, sarı-beyaz renkte kıyafetler giyiyorlar. O zaman savaş benzeri bir şey olduğunu anlıyorum. Ekrana bakıyoruz ve ekran bir anda değişiyor. Başka bir kaynak/ülke bizim topraklarımızı işgal etmiş ve ekranda “Coviad” yazıyor. Kendi kendime düşünüyorum: “Ülke tüm kaynaklarıyla işgal edildi. Düşen ay, bulutlu gökyüzü… Bunların hepsi onların işi. Olayları gerçeklerden farklı görmemizi istiyorlar. Bir yanılsama yaratıyorlar.”

Bu rüya benim için şok edici bir deneyimdi. Günlerce korku ve endişe hissinden kurtulamadım. Bana göre, bir felaketin yakın olduğunu söyleyen bir rüyaydı.

Birincisi, iki dolunay var, biri gerçek diğeri sahte. İlk izlenimim tahrif edildiğimiz yönündeydi. Rüyada “zor” bir durum yaşanıyor. Ancak, gerçek ayın hala ufukta olması rahatlatıcıydı. Bir şekilde, hükümet bizi kandırmaya çalıştı ama işe yaramadı. Bir oyun oynanıyordu ama sonunda insanlar bunu biliyordu. Kendi hükümetimizden ziyade başka bir güç tarafından “işgal edildik”. O vakitler, “Coviad”ın Sovyet Rusya ile bir ilgisi olduğunu düşündüm. Türkiye’nin Rusya ile bazı sorunları vardı ve bu mantıklıydı. Ancak, aylar sonra bu rüyayı hatırladım, rüyada “Covid” adının ek bir “a” harfiyle verildiğini anladım. Tüm sahne anlamlı hale geldi: koruyucu kıyafetli adamlar, düşen / sahte ay ve “Coviad” tarafından işgal edilmek.

Devam etmek için önce ay sembolüne odaklanmak istiyorum. Ay, feminen sembol olarak bilinir:

“… feminen yönüyle prima materia: ay, her şeyin anası, kâse, zıtlıklardan oluşur, bin isme sahiptir; yaşlı bir kadındır ve bir fahişedir, Mater Alchimia olarak bilgelik ve bilgelik öğretir, potentia olarak yaşam iksirini içerir ve Kurtarıcı’nın ve filius Macrocosmi’nin annesidir. Yeryüzünde saklı olan toprak ve yılan, karanlık, çiy ve bölünen her şeyi bir araya getiren mucizevi sudur. Bu nedenle suya “anne”, “düşmanım olan annem” denir, ama aynı zamanda da “bölünmüş ve dağınık tüm uzuvlarımı bir araya toplayan”dır. (CW 14, par. 15)

Ve iki ay denizin, suyun üzerine yükselir ve Jung’un yukarıdaki ifadeleri rüyayla daha derin bir bağlantı kurmamı sağladı. Bence Jung’un söyledikleri prima materia ile bağlantılı:

“… prima materia’ya verilen isimler, onun belirli bir madde olmadığını, aksine yaşam suyu, bulut, cennet, gölge, deniz, anne, ay, ejderha, Venüs, kaos, massa confusa, Mikrokozmos vb. ile sembolize edilen, psişik bir durumu anlatan sezgisel bir konsept olduğunu gösterir.” (CW 9, ii, par. 240)

Ve iki ay rüyaya hilekâr bir anlamla birlikte ayrıca bir gölge/karanlık yan ve belirsiz bir anlatım da getirir. Jung, Ay’ın çift yüzlü doğasından bahseder ve Mercurius ile ay arasında bir bağlantı kurar:

“… çünkü kötülüğün yönettiği dünyevi dünyanın sınırlarında duran ay, sadece ışık dünyasında değil, aynı zamanda karanlığın şeytani dünyasında da pay sahibidir, … Bu yüzden ayın değişimi sembolik olarak çok önemlidir: Mercurius gibi dubleks ve değişkendir ve onun gibi bir arabulucudur – bu nedenle de simyada benzeşiktirler. Simya her ne kadar Mercurius’un maneviyatı konusunda aydınlık bir yanı olduğuyla ilgili bizi şüphe içerisinde bırakmıyor da olsa, onun karanlık bir tarafı da var ve karanlığının kökleri derinlere inmektedir.” (CW 14, par. 19)

Virüsle Merkür doğası arasında bir bağlantı kurmuştum. Burada, bu rüyanın içinde de konuya dair derin bir anlam görüyorum. Virüsün kendisi hilekâr ve iki yanı var: insanları öldürüp hasta ederken, tüm insan kültürünü riske atarken, aynı zamanda insanları iç dünyalarına doğru dönmeleri için zorluyor ve onları gerçekleriyle yüz yüze getiriyor. Virüs bizi prima materia’mıza yaklaşmaya zorluyor sanırım. Evde kalmak, duygularımızla kalmak, bireyleşme yolunda yürümek ve Benlik’le bağlantıya girmek zorunda kalıyoruz.

“Plenilunium (dolunay) özellikle önemli görünüyor: Ay, doymuşluğunda parladığında, ilahi çocuğu tehdit eden tehlike olan “kuduz köpek” kovalanır. En üst düzeyde, dolunay gizemli maddedir (arcane substance).” (CW 14, par. 154)

Collected Works (Toplama Eserleri) 9, ii, “Aion”da Jung’un  arcane substance” hakkında bir dipnotu vardır: “Mylius, sürecin onuncu sınıfına ‘beyazlatılmış magnesiamızın ustaca ulvileştirilmesi olan yücelik’ adını vermiştir (s. 129). Bu nedenle Rosarium philosophorum (Art. aurif., II, p. 231) der ki:  Magnesia dolunaydır.”

Rüyadaki dolunaylar magnezyum, yani “mıknatıs” (magnet) ile ortak bir şeye sahiptir. Corona virüsü tarafından son zamanlarda iç ve dış gerilim inşa edildi. Ve virüsün korku ve umutsuzluğun yanı sıra çok fazla acı ve güvensizlik getirdiğini hissediyorum. Aynı zamanda bedenlerimizi, Doğa’yı ve sevdiğimiz insanları daha çok gözetme ve en değerlisi de en derin korkularımızla yüzleşme fırsatı veriyor. Yani aslında göz ardı ettiğimiz şeyler hakkında bilinçlenmemiz için bize bir fırsat veriyor. Mercurius gibi Covid de gizemli maddenin (arcane substance) bir sembolü olarakbelki de bize yeni bir şey inşa etme fırsatı tanıyor.

9 Şubat 2020 – “KAR FIRTINASI”

“Büyükannemin evindeyim. Dışarıda kar fırtınası var. Bir pencere açık ve ben kapatıyorum. Kendi kendime bu havada uçakların muhtemelen uçamayacağını söylüyorum. 

Bu rüya Zürih’e gitmeden hemen önceydi. Genel olarak o dönemki rüyalarımla ilgili çok endişeliydim. Şubat dönemine katılmamayı dahi düşündüm çünkü yine rüyalarımın bir tür nevroz habercisi olduğunu hissetmeye başladım. Haftalarca anksiyete ataklarıyla başa çıkmaya çalıştım, neler olduğunu göremiyordum ve kısa süre sonra bunun bir “dış tehdit” olduğu ortaya çıktı. Bununla birlikte, dış tehdit aynı zamanda iç bir tehdit haline geldi ve güvenlik ve ölümle ilgili birçok konuyu ortaya çıkardı. Gerçek bir “kar fırtınası”na dönüştü.

SONUÇ

En sonunda, tüm makale boyunca yazdıklarımı birkaç cümleyle bir araya getirebilirim:

Görünüşü nedeniyle, taca çok benzediği için “Corona” olarak adlandırılan virüs, şu ana dek hayatımıza öyle bir belirsizlik ve sorgulama getirdi ki, dünya durmuş gibi hissettirdi. Bu, günlük hayatımızın her yerinde alışılmadık bir içe kapanmanın yanı sıra massa confusa veya kaosa yol açtı. Korona, taç takan Anne, bizi yetişkinliğe ve sorumluluk almaya itiyor gibi görünüyor. O, aynı zamanda, “normal” olarak bildiğimiz her şeye bir son da getiriyor (κορωνίς; “coronis”). Dahası, virüs (ya da onun arketipsel enerjisi), bunu, bir hilekâr gibi davranarak çok belirsiz bir şekilde, ya da bir ejderha gibi davranarak, varlıklarımızı tehdit ederek, hiç beklemediğimiz yollarla yapıyor. Yine de bu geçişin (transition) bizlere yeni görme, hissetme ve düşünme yollarını da getirdiğini ve getireceğini hissediyorum. Aynı uroboros gibi, bizi kendi gerçeğimizle yüzleşmeye yönlendiriyor ve bununla sadece kendimiz, yalnız başımıza yüzleşeceğiz. Kim bilir, belki de çok basit bir yaşam birimi olarak Corona, Jung’un anlattıklarının temel taşını sembolize etmektedir:

“… bir sonraki Platonik ayın, yani Kova’nın yaklaşması, zıtlıkların birleşme sorununu konstale edecektir. Artık kötülüğü sadece iyiliğin yokluğu olarak görmek mümkün olmayacak; kötülüğün gerçek varlığının tanınması gerekecek. Bu sorun ne felsefeyle ne ekonomiyle ne de siyasetle, ancak birey tarafından ve bireyin yaşayan tini tecrübe etmesiyle çözülebilir…” (CW 9, ii, par. 142)

Didem Çivici – Copyright ©2020 

İngilizceden Çeviri: Didem Çivici


[1] Zürih’teki C. G. Jung Institut’un öğrencisiyim ve ara sınavlardan önce bir sembol kağıdı yazmamız gerekir.

[2] Pandemi patlak vermeden hemen önce Anubis’i rüyamda gördüm. Bu rüyayı daha sonra makale içerisinde tartışıyorum.

[3] https://www.pacificapost.com/archetypal-astrology-and-the-coronavirus

[4] 1849, William Smith – sözlük üç cilt ve 3.700 sayfa. 19. yüzyıl sözlükografisinin klasik bir eseridir. 

[5] Kaynak: Yunanca ve Roma Biyografi ve Mitoloji Sözlüğü.https://www.theoi.com/Heroine/Koronis.html

[6] https://www.thecollector.com/asclepius/

[7] İyileşmek “bütün hale getirmek” anlamına gelir – “healt” (Eski Eng): bütünlük; “hailitho” (Proto Germanic): bütün / yaralanmamış. Kaynak: Heinrich-Peter Fischer, Dr. med. – CGJI “Body & Self” ders notları.

[8] Marie-Louise von Franz, ” The Feminine in Fairy Tales “, s.93

[9] Marie-Louise von Franz, ” The Feminine in Fairy Tales “, s.87 – 89

[10] Jung, C. G., “Collected Works of C.G. Jung, Cilt 9, ii: Aion: Benliğin Fenomenolojisi Üzerine Araştırmalar.”

[11] Woodman, Marion. ” Conscious Femininity “, s. 15.

[12] Woodman, Marion. ” Conscious Femininity “, s. 15.

[13] Daha fazla detay için:  https://www.herveabajoli.com
[14]  Dr. Alfred Ribi, ” The Search for Roots: C. G. Jung and the Tradition of Gnosis” s. 30.

Sembol ve Mit Olarak “Corona” (Covid)” üzerine 4 yorum

  1. didem hanım yazdıklarınızın yarısını okudum 3 makaleniz toplamda 1 saat gibi bi sürede bitiyor. bunları yazmak gerçekten zor. imla kurallarına falan hep dikkat ederek yazmışsınız. keşke instagram ve diğer sosyal medya hesaplarını daha fazla kullanıp geniş kitlelere hitap etseniz. çok değerli bilgiler için teşekkürler bu bilgileri kitaplarda zor buluyoruz bulsak bile, unutulabilecek bilgiler oluyor bunlar. hafızanıza ve çalışkanlığınıza, dikkatinize hayranım.
    umarım daha fazla kişiye ulaşır buuuu her gün huzurla girdiğim bi blog

    Liked by 1 kişi

    • Merve Hanım,
      Geri bildirimleriniz ve güzel ifadeleriniz için çok teşekkürler. Aradıkça buluyoruz, buldukça arıyoruz sanırım, birlikte. Bir de biz bizeyiz, daha ne olsun.

      Çok sevgiler.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s